Bir zamanlar, bir belediye başkanlığı seçimleri arifesinde,vatandaşın tercih yaparken hangi ölçüleri esas aldığını merak etmiştim. Gayemiz, yaşadığımız toplumu daha yakından tanımak.
Tek bir sorumuz vardı…
-Neden o?
Genelde kimisi partiye, kimi ideolojiye, kimisi anasının babasının gittiği yola, kimisi de akraba ve dost hatırına oy veriyordu.
Ülkenin geleceğini düşünerek hareket edenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Yalnız birisinin cevabı çok ilginçti…
Kendi adayını destekleme sebebi olarak şöyle dedi:
-O ipten adam kurtarır!
Bununla demek istediği açıktı… Günün birinde hukuk ve kanun dışı bir hareketi olursa, onu arkasında bulacak!
Tabiî ki bu işler karşılıklı. Gör beni, göreyim seni…
Keşke, işini bilenler ve mazluma destek olanlar, seçimlerde tercih sebebi olabilseydi! Bunun için, her halde, daha epeyce fırın ekmek yemek gerekecek!
Ne yazık ki her toplumda, “güçten ve güçlüden yana olmadüşüncesi” var olagelmiştir.
Hz. Peygamber döneminde cereyan eden şu iki olay, bunun ne anlama geldiğini bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır…
Hz. Peygamber’in hanımı Hz. Ayşe anlatmaktadır:
“Fatıma” isminde Mahzumlu bir kadın hırsızlık yapar. Bu durum Kureyşlileri çok üzer. Bunun üzerine, cezasının affedilmesi için, Hz. Peygamber’e sözü geçen birisini aracı yapmakisterler. Bu işe cesaret edebilecek tek kişinin, çok sevdiği “Üsame bin Zeyd” olabileceğini düşünürler.
Üsame, (pek ilerisini gerisini düşünmeden) talebi yerine getirir…
Ama bakınız, Hz. Peygamber nasıl tepki gösterir:
-Ey Üsame! Sınırlarını Allah’ın çizdiği bir yerde, sen nasıl olur da haddi aşarak şefaatçi olursun?
Arkasından da topluma şöyle bir açıklamada bulunur…
-Sizden öncekileri perişan edip yok (helâk) eden şey şudur:
İçlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptı mı onu görmezlikten gelirlerdi. Ama kimsesiz zayıf birisi yapınca derhal ona had vurarak ceza uygularlardı. Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa mutlaka onun da elini keserdim!“[1]
Diğer olay ise şöyle…
“Teame” adında bir müslüman, başka bir müslümanın zırhını çalıp bir yahudinin evine gizler. Konuyla ilgili araştırma ve soruşturma yapılması için, zırh sahibi meseleyi Hz.Peygamber’e götürür. Fakat Teame, akrabalarını ve kabilesinden bazı kişileri de yanına alarak suçu yahudinin üstüne yıkar. Hatta işi daha da ileri götürerek şöyle derler:
“Hakkın düşmanı olan, Allah ve Rasûlü’ne inanmayan bir Yahudi’nin sözüne güvenilmez. Oysa biz Müslüman ve güvenilir kişileriz. Öyleyse bizim sözümüze inanılmalı.”
Hz. Peygamber tabiî olarak, kendi önüne getirilen deliller doğrultusunda, doğru gibi görünen bu iddiadan etkilenir. Nerdeyse Te’ame’yi beraat ettirip Yahudi aleyhine hüküm verme noktasına gelir. İşte tam bu sırada şu İlâhî ikaz gelir:
-Sakın, hâinlere arka çıkma![2]
Ayrıca bu vesileyle, kendi kabilelerinden (soylarından) suçlu olanları kayırmaya çalışan müslümanlar, ırkçılık yaptıkları için,Allah tarafından sert bir şekilde eleştirilip azarlanır.[3]
Şu açık bir gerçek ki bu ve benzeri ihtarlarla Müslümanlara şu öğretilmektedir:
Hangi şekliyle olursa olsun, ırkçılık ve ayrımcılık adâleti önlemektedir.
Çünkü kendi ırkından ve yakınlarından olduğu için haksız olanı savunmak; haklı olduğu halde başka gruptan olanları suçlamak, insanlığın vicdanını sızlatan büyük bir yara ve ihanettir.[4]
Bütün bunlar gösteriyor ki, müslümanca düşünüp yaşamayı, önce müslümanlar öğrenmeli!
Bunun aksini söylemek, şimdilik biraz zor görünüyor…
[1] Bak. Buhari, Hudur, 11-14; Müslim, Hudud, 8.
Bu hadisin manasını daha iyi anlamak için başka hadisleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Her hırsızlık el kesilmesini gerektirmiyor. Çalınan nesnenin değeri, vasfı, korunup korunmaması ve çalan kişinin özel durumu göz önünde bulundurulmaktadır.
[2] Bak. Kur’an, Nisa, 105.
[3] Bak. Kur’an, Nisa, 106-115.
[4] Bak. Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Nisa Suresi, 105-115. âyetlerin tefser