Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

İŞİN Mİ YOK

Bir keresinde büyük şehirlerimizden birinde, ticaret odası başkanının seminerini dinliyorduk. Oldukça kendisine ve konusuna hâkim birisiydi. Yüzünde de tatlı bir tebessüm vardı. Daha öncekiler burnundan kıl aldırmıyormuş…

Şehrin iş gücünden, kaliteden, ihracat ve ithalattan,  aile şirketlerinin neden kurumsallaşamayıp dağıldıklarından, toplumun sosyal sermayesi olan güvenin gittikçe azalmasından bahsetti.

Sonunda söz dönüp dolaşıp işsizlik meselesine geldi. Kendisineiş için o kadar çok başvuruda bulunanlar oluyormuş ki… O da mümkün mertebe, ilgili iş yeri sahipleriyle irtibat kurup problemi çözmeye çalışıyormuş.

Fakat dert, öyle sanıldığı kadar kolay değilmiş.

Başta, iş arayanların çoğu vasıfsızmış.

İşte mesele, gelip burada düğümleniyor…

Bir kere, insanım diyen bir insanın bir baltaya sap olma merakı olur, değil mi?

Onca meslek edindirme kursları var; birazcık kafasını kullansa, yeteneğine ve ilgisine uygun olan birisine katılıp bir hüner kazanır… Bir ustanın yanında çırak olur… En azından göz ucuyla da olsa, bazı işlere sempati duyar…

Nerde!  Yan gelip yatıyor. Hiçbir şeyi dert edinmiyor. Nasılsababa parası var… Olmadı; devlet ve sivil toplum kuruluşlarının bilinçsiz yardımları ne güne duruyor? Ekmek elden, su gölden!

Bu konuda başkanın başından o kadar çok ilginç olaylar geçmiş ki, hangi birini anlatsın… Bir dokun, bin ah işit!

Yalnız bir tanesi çok tuhafına gitmiş.

Bir gün adamın biri, oğlunu kaptığıyla başkanın kapısını çalar.

-Başkanım, iş!

Eh, ne de olsa başkan! Bir kere olmaya gör; eşler dostlar birden çoğalır… Tanıdıklar, tanıdığın tanıdıkları vs. vs… Hepsi dört koldan sökün eder.

Madem bu işi üstüne aldı; vatandaşa iş de bulacak, aş da!

Başkan, her zaman olduğu gibi, yine dostlarından birisini arar.

İş tamamdır. Hemen gelip başlasın, derler.

Adresi yazıp ellerine tutuşturur.

Baba telaşla sorar:

-Bizim oğlan şimdi, ta sanayiye mi gidecek?

Evet, der başkan.

Adamın aklı bu işe yatmaz. Tekrar bir ricada bulunur…

-Yahu başkanım! Şöyle sizin gibi, masa başı bir iş yok mu?

Güler misin ağlar mısın? Pişkinliğin, görgüsüzlüğün, ufuksuzluğun, cahilliğin, kendini ve haddini bilmezliğin bu kadarına da pes doğrusu…

Üzülmemek elde değil. Maalesef insanımızın çoğunun kafası bu şekilde çalıyor.

Bu tipler, her zaman ve her fırsatta, bir başkasının kendisini beslemesini ister. Bunu sağlamak için de, akla hayale gelmeyen yollara başvurur. Kamuya ait yerlerde ve devlet dairelerinde bunlardan o kadar çoktur ki… Ne yazık ki gittikçe de artmaktadır… Çoğu yerlerde, böyle kişilerden on kişinin yaptığı işi bir kişi yapar.

Şimdi sormak lazım…

Bu millete yazık değil mi? Sağlığı yerinde olan bir kişinin, çalışıp çapalamadan yaşaması hangi kitaba sığar?

Peki, bu tersliklerin üstesinden nasıl gelinecek? Bu hazır yiyiciliklerin, bu tembelliklerin, hak etmeden sofraya kurulmaların, kul hakkı yemelerin önüne nasıl geçilecek? Neden eğitim sistemimiz hala didinen değil, dilenen bir nesil yetiştirmekte ısrar ediyor?

Elbette her derdin bir devası var…

Öyle sanıyoruz ki, meseleleri bütüncül bir bakışla ele almadan bu işin üstesinden gelmek mümkün değil.

Yoksa parça buçukla oyalanmaktan kurtulamayız!

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir