Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

BASİT İŞLER NEDEN ZOR YAPILIR?

Bir zamanlar bir hocamız vardı… O’nun ders notları hepsinden kalın olurdu. Hatta iki üç misli denebilir…

Bu tip kişilerin notlarına daha çok “takoz” ismi verilirdi.

Neden böyleydi?

Hoca başta araştırma tekniklerini bilmiyordu. Yazmak istediği konu ya da başlıkla ilgili nerede bir bilgi görse, rast gele, hiçbir bir tahlile tabi tutmadan, bol dipnotlu ve kaynaklı bir şekilde yazıyordu. Bu yüzden çalışmasını, bilinçsizce, çok tekrarlarla doldurmuştu. Öyle ki bazen, birbirine zıt fikirler, hiç tartışması ve mukayesesi yapılmadan aynı ünite ya da sayfa içinde bulunabiliyordu.

İşin bir de öğrenci yönü vardı…

Şimdi bu kitap nasıl okunacak? Ne söylüyor? Niçin söylüyor? Kime söylüyor?

Anlaşılan o ki, hiçbir hedef gözetilmeden kaleme alınmış…

Peki, yazarının anlamadığı bir konuyu, okuyan nasıl anlasın?

Ne var ki biri hoca, öbürü de öğrenci. Zurnanın zırt dediği yerde burası!

Aradan epeyce zaman geçti… Bu sefer, öğretim üyeliği yılları başladı…

Bir gün bir arkadaş, yaptığı doktora tezini gösterdi. Yeni ciltletmiş. Hayırlı olsun, dedik…

Bu arada maharetini de söylemeden edemedi.

Dedi ki…

-(Parmağıyla kalınlığını işaret ederek) Üzerinde çalıştığım eser şu kadar; bense yapmışım onun üç dört misli kalıkta çalışma

Hayret ki, ne hayret! Mesele yine, her zaman karşılaştığımız şu mesele. Yani metotsuzluk ve pişkinlik…

Bu arada ister istemez, ağzımdan şöyle bir söz çıktı:

—Acemi marangozun yongası çok olur!

Biraz bozuldu…

Eh, bazen söylemek gerekiyor. Hem de vakit geçirmeden…

Yoksa, küçük işler kafalarda “büyük” olarak bir yer ederse, alimallah gerisi gelir… Bir de bakmışsınız pireler deve, kediler aslan, kargalar bülbül olup çıkmış…

Şimdi de bazı özel sektörlere göz atalım…

Bunlar bir zaman kamu idaresinde idi. Yani devletin yönetimindeydiler. Her nedense buralara, siyaset bilmezlerin siyaset anlayışı yüzünden o kadar çok kişi alınmış ki… Kurumlar iyice hantallaşmış… Çalışanlar nerdeyse, geçimlerini temin ettiği yere hiçbir katma değer katamaz olmuş… Fakat hiç sıkılmadan maaş almaya devam etmişler.

Buna rağmen şikâyetleri de hiç bitmemiş…

İnsan biraz utanır, değil mi?

Ne verdiler de ne istiyorlar?

Sonra buralar özelleştirilmiş. Bu sefer fazladan kişiler işten çıkarılmış. Daha fazla işçi çalışırken zarar eden fabrikalar ve işletmeler, birden kâra geçmiş.

Peki, ne değişmiş?

Olan şu…

İş yerleri takozluktan kurtulup normal hale dönmüş…İşveren de rahat, işçiler de…

Kısacası, kolay işler kolay yapılır olmuş.

Yaşanan tecrübeler şunu açıkça gösteriyor ki, bilgisizlik, acemilik, görgüsüzlük, büyük söz dinlememek, büyük laflar etmek, burnunun doğrusuna gitmek, akılları bir araya getirip istişare etmemek, particilik, cemaatçilik, ırkçılık, bölgecilik, okulculuk vs…Hepsi de kolay işleri zor hale getirip takozlaştırmışlar. Ve bunlar, milletin sırtına o kadar yük olmuşlar ki…

İşte onun için toplum çok yorgun.

Fakat işin en vahim olan tarafı nedir, biliyor musunuz?

Bu takozların ve takozlukların her tarafı kaplaması yüzünden, insanların başka alternatifleri görememesi.

Şimdi gel de halka, bu işin kolay ve doğru yöntemini anlat!

Başta, kendini âkil gören ya da âkil gösterilen kafalar bunu iyi kavramalı…

Çok toz ve yonga çıkartmak, ciltlerce raporlar ve kitaplar yazmak, hiçbir anlam ifade etmez…

Olsa olsa bu, bir avuç bulgurla bir kazan pilav yapmaya benzer…

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir