Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

DOĞRU BİLGİ ÜRETMEK

Bir zamanlar, ülkedeki anarşiyi durdurmak için, her kesimi temsil edecek şekilde, bir grup oluşturulur. Bunlara “akil adamlar” diye de bir ad verilir. Vazifeleri ise, vatandaşa sulhun faydasını anlatmak; sonra da halkın taleplerini tespit edip ilgililere ulaştırmaktır.

Yalnız isimleri açıklanır açıklanmaz, ortaya şu soru atılır:

-Onlar akıllı da biz akılsız mıyız?

Burada yanlış bir akıl yürütme söz konusu.

Peki, bazı insanlar neden böyle düşünebiliyor?

Doğru düşünmenin kaidelerini öğreten “mantık” diye bir ilim var. Neden bundan habersiz yaşıyoruz?

İsterseniz, bu ilim çerçevesinde “akıl yürütme” yollarına bir göz atalım.

Başta “tümden gelim=dedüksiyon” metodunu ele alalım. Buna göre genelden özele ve bütünden parçaya doğru bir akıl yürütmeişlemi yapılır. Bu yolla küllî önermeden cüzî önerme elde etmek ve sebeplerden sonuca ulaşmak mümkün olabilir.

Meselâ bir türün bütün fertlerini ifade eden bir kavramı ele alacak olursak şöyle bir cümle kurabiliriz: Bütün kuşlar uçucudur.

Şimdi bunun sonunu getirmeye çalışalım. O zaman “karga”nın da bir kuş olduğunu düşünüp onun da uçucu olduğu hükmünü verebiliriz.

Yalnız “uçuculuk” vasfının bütün kuşlar için “kapsayıcı bir özellik” olup olmadığı iyi bilinmeli. Yani ilk cümle doğru olmalı.

Ne diyorlar? İlk düğme yanlış iliklenirse diğerleri de onu takip eder.

Şayet buradan hareketle “Bütün uçucular kuştur” denirse, uçakların da kuş olduğu hükmü çıkarılabilir. Öyleyse karar vermeden önce, tümel (küllî) kavramların o türün bütün özelliklerini ifade edip etmediğini iyi bilmek gerekir.

Bir de “tümevarım=endüksiyon” metodu var. Bu yolla, bir bütünün parçaları hakkında verilen bir hükmü, bütüne yayma ve bütün için de geçerli sayma şeklinde bir akıl yürütme (istikra) işi yapılır. Buna göre, “Karga uçar. Karga kuştur. O halde bütün kuşlar uçar… “ denilebilir.

Şu şekilde de bir akıl yürütme söz konusu olabilir:

Karga kuştur. Karga uçar. O halde bütün uçanlar kuştur.

Burada, “uçma-kuş ilişkisi” esas alınarak hüküm verildiği için, yanlış kanaatlerin oluşması ihtimal dahilindedir.

Bir diğer metot da analojidir. Buna göre, iki şey arasındaki benzerliğe dayanarak birisi hakkında verilen hüküm diğerine de uygulanabilir.

Bunu anlamak için şöyle bir misâl vermek mümkün:

Bütün Eskimolar kürk giyer. Bu kişi kürk giyiyor. Bu adam Eskimo olmalı.

Burada da akıl yürütme “kürk” üzerinden yapılıyor. Doğru da olabilir, yanlış da. Onun için atalarımız şöyle bir uyarı yapar:

-Her sakallıyı baban sanma!

Yalnız analoji metodu iyi uygulanırsa, yeni bilgilerin üretilmesinde ve doğruların kavratılmasında faydalı olabilir.

Bir ara, Müslüman olarak bilinen bir ülkede ihtilal yapılır. Zulme ve gaddarlığa karşı yapılan bu hareket halk tarafından kabul görür. Hatta eski yönetim adaletsiz olduğu için, Müslüman olmayanlar bile destekler.

Fakat iktidarı ele geçiren çevreler, adamlarını işe yerleştirirken, ehliyeti olup olmamasına bakmaz. Hâlbuki İslâm düşüncesi bu konuda çok hassastır.

Ama dinleyen kim?

Bir keresinde, petrol rafinerilerinden birisinin başına, hiç de o işten anlamayan birisi denetleyici olarak atanır. Ne var ki bir teftiş esnasında, helezonik (kıvrımlı) borular adamın dikkatini çeker. Hemen yetkilileri çağırıp bunların “israf” olduğunu; derhal sökülüp düz olarak bağlanmasını emreder.

Bunun böyle olması gerektiğini, aksi takdirde, petrolün damıtılarak benzin, mazot, ağır yağ ve diğer birleşenlerine ayrılamayacağını anlatırlar.

Ama nafile… Dediği dedik çaldığı düdüktür.

İşin tam sarpa sardığı bir noktada, analoji bilen bir mühendisşöyle bir açıklama yapar:

-Efendim! Gerçi siz daha iyi bilirsiniz… Ama şöyle bir şey var. Hani bizim bağırsaklarımız var ya… Onlar da helezoniktir. Eğer öyle olmasa bütün yediklerimiz “…” olup çıkar. İşte bu borular da bizim bağırsaklarımızı andırmaktadır.

Bu sefer aklı başına gelir ve şöyle bir ifade kullanır:

-Ha! Anladım!

Böylece rafineri kurtulur.

Bir başka bilgi elde etme yolu da “mefhûm-ı muhâlif” metodudur. Bu yol kullanılarak, konuşmalarda ve yazılarda sözü geçmediği halde, söylenenin zıddı alınarak bir hüküm çıkarılır.

Meselâ bir vâkıf (hayır için malını bağışlayan kişi)vakfiyesinde,Vakfımın gallesi (geliri) erkek evlatlarıma verilsin” dese, bunun mefhûm-ı muhâlifi alınarak, bundan kızlara verilemeyeceği hükmü çıkarılabilir. Yani ana cümlede “kız evlat” ismi geçmediği halde, o yönde bir hüküm çıkarılmış olmaktadır.

İşte bir misâl daha:

Bir zamanlar parlamentoda bulunan vekillerden birisi kürsüye çıkıp şöyle bir ifade kullanır.

-Bu meclisin yarısı namussuzdur!

Bu söz büyük tepki çeker. Herkes, “Sözünü geri al” diye seslerini yükseltir. O da “Tamam, geri alacağım” diyerek tekrar söz alır ve şöyle bir açıklama yapar:

-Bu meclisin yarısı namussuz değildir!

Bir keresinde de öğretmenin birisi ders esnasında şöyle bir açıklamada bulunur:

-Gelinler nikâh töreninde neden beyaz giyer, bilir misiniz? Çünkü bu onun en mutlu günüdür.

Daha der demez, sınıfın arkasından şöyle bir ses yükselir:

– İşte şimdi damatların neden siyah elbise giydiklerini anladım!

Şimdi bu sözleri ve misâlleri nereye bağlayacaktık?

Başta demiştik ya…

Kim akıllı, kim akılsız? Ve bu tip sorular nasıl ortaya atılıyor?

Şüphesiz doğru bilgi üretme yolunun bilinmeyişinden. “Mefhûm-ı muhâlif” yolu, bazen doğru bilgi üretilmesine yarasa da, her zaman sağlıklı netice vermez. Bunun çok iyi bilinmesi gerekir.

Onun için çocuklara, küçük yaştan itibaren seviyelerine uygun şekilde, doğru bilgi üretme yolları öğretilmeli. Yoksa ne sağlıklı bir iletişim kurabiliriz, ne sağlıklı bir toplum oluşturabiliriz, ne de sağlıklı yazıp çizebiliriz… Hatta düzgün bir anayasa ve kanun yapmamız da zordur.

Bu iş nasıl çözülecek?

Masallar, hikâyeler, romanlar, fıkralar, şiirler ve tüm derslerde konuya dikkat çekilebilir. Gözlemler, deneyler ve uygulamalar bu çerçevede yaptırılabilir.

Medyaya da büyük iş düşmektedir.

Bütün mesele, doğru düşünmek ve düşündürmektir!

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir