Ağzı olan konuşuyor, diyorlar…
Konuşacak, elbet. Ama bu, yerinde ve zamanında olursa hem mantıkî hem de ahlâkî olur.
Ne diyor, atalar?
Söz gümüş ise sükût altındır.
Fakat öyle zaman olur ki söz altın, sükût gümüş olabilir. Bu bir ayar meselesidir.
Bunun için şu kural çok önemli:
Ağzının söylediğini kulağın duysun!
Öyle ya, hangi mesajı kime, hangi kodlarla, ne için, hangi vasıtaları ve kanalları kullanarak iletmeye çalışıyorsun?
Bunların enine boyuna hesabı kitabı gerek. Yoksa karanlığa taş atmaya benzer. Ayrıca, bir gün gelip hesap da sorarlar.
Büyük düşünce ve gönül insanı Yunus Emre, konuşmadan öncesözün pişirilmesi gerektiği üzerinde durur. Ham söz mü, kem söz mü? Nasıl ki çiğ yemek karın ağrıtıp şişirirse, ham söz de kafa şişirir.
Bir gün gevezenin biri, ünlü filozof Socrates’in (M.Ö. 469-399) okuluna, hitâbet (güzel konuşma) sanatını öğrenmek için müracaat eder. Yalnız Socrates, diğer okullara göre iki misli paraisteyince adam itiraz eder. Socrates sebebini şöyle izah eder:
—Bak, burada iki şey öğreneceksin. Birincisi konuşmak, ikincisi ise susmak! Bu yüzden iki kat para alıyorum.
“Konuşma” deyince, daha çok “demokrasi” akla getirilir.
Deniliyor ki orada vatandaş eşit haklara sahiptir; vicdan, fikir ve din hürriyeti vardır…
Buna dayanarak insanlar bilip bilmedikleri konuda ver yansın etmeli mi? Basın yayın denilen kuruluşların, her türlü konuda yalan yanlış söyleme ve yazma hakları olmalı mı?
Muhalefet oluşturan gruplar, her ağzına geleni ölçüp tartmadan sorumsuzca söylemeli mi?
Demokrasi denilince, halk idaresi akla geliyor, değil mi?
Öyleyse, konuşanlara bakıldığı gibi, konuşulan halka da bakmak lazım…
Eğer insanlar eğrisini doğrusundan ayırt edebilecek seviyede eğitimli değilseler, mutlaka o halkı, bir şekilde yanlış sözden ve mesajlardan korumak gerekir.
Bu iş elbette zorla olmamalı… Anlatarak, düşündürerek ve belgeleyerek… Kısaca eğiterek…
Yasaklayarak bu mümkün mü? Asla!
Eğer halk bilgisiz ise, “yasak” olarak dillendirilen şeylere daha çok ilgi duyar. İşte sigaraların üzerinde böyle yazılar var. İnsanlar hiç bundan dolayı vazgeçiyor mu? Kesinlikle hayır! İnadına daha çok da içebiliyor.
Hâlbuki bunun yerine daha akılcı ve duygusal ifadeleryazılabilse… En azından o sigaraya vereceği parayla çoluk çocuğuna hangi faydalı şeyleri alacağının hesabı yaptırılabilse…
Bir de ulu orta her konuşanın ve yazanın sözüne cevap yetiştirme gibi bir dert olmamalı… Ne diyorlar? Bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış!
Demek ki akılları ve akıllıları bu kadar meşgul etmek de pek akıl işi olmasa gerek.
Bakınız, bir gün Büyük İskender’e (M.Ö. 356-323) adamları şöyle bir teklifte bulunur:
-Falan kişiler sizin aleyhinizde konuşuyorlar. Onları cezalandırıp sustursanız, olmaz mı?
İskender hiç de onlar gibi düşünmez.
Ve şu açıklamayı yapar:
—O zaman söyledikleri şeyde haklı olurlar!
Kimin haklı olup olmaması elbette çok önemli… Bunun yanında çok önemli bir şey daha var… Hak ve hakikatin söylenmesi…
Bize öyle geliyor ki bu konuda en büyük erdem şu olsa gerek:
Hakkın her türlü şartlar altında söyletilmesi ve hak söylenilince de susulması…
İşte o zaman sağlıklı bir toplum olmak mümkün olur.
Uçmasını bildi ama, konmasını bilemedi…
Bastı mı gaza gider, diyorlar… Asıl soru şu olmalı…
Bastı mı frene durur mu?
Bir ağız iki kulak…
Ya hayır söyle, ya da sus…
Bir de “efendi ve bilgili” gözükmek için susanlar var…
Köle ruhluluktan dolayı susanlar var…
Etliye sütlüye karışmak istemeyen, başlarına bela almamak için susanlar…
Konuşma olsun diye konuşanlar…
Desinler diye konuşanlar…
Konuşmasa ayıp olacağını düşünerek konuşanlar…
Zincirlerin altınsa da hatta kır
Susmak ne demekmiş, yere hayır, göğe haykır