Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

VAKİT KANUNU

Arapça bir kelime olan“Vakit”, “Zaman, devir, bir işin olageldiği ya da yıpılageldiği an ve saat” anlamına gelmektedir. Mecazi olarak “maddî imkân” için de “vakit” kavramı kullanılır. Nitekim bir kimse için “Hali vakti yerinde” denildiğinde, onun maddi imkânının iyi olduğu anlaşılır.

Bütün varlıklar için takdir edilmiş bir vakit vardır. Buna “vakt-i merhun” denilmektedir. Onun için, bu kanun gereğince, işlerinvaktinin dolmasını beklemek gerekir.

Öyle ya, terazi var, tartı var; her şeyin bir vakti var.

Ha, bir de şu var…

Vakitsiz öten horozun başını keserler.

Dünyaya geliş de, gidiş de bir vakitledir. Vakit tamam olunca, ne yapılırsa yapılsın kâr etmez.

İyi bilinmelidir ki dün geçmiştir. Yarın ise karanlık. Elde sadece yaşanılan an vardır. Onun kıymeti iyi bilinmeli. Ve bir vakitte yapılması gereken en uygun iş, zaman geçirilmeden yapılmalı. Asla,  zamanın akışına kapılınıp da, tehir edilmemeli. Buna titizlikle riayet eden kişiler, “ibnü’l-vakt=vaktin çocuğu” olarak isimlendirilir.

Eğitimin belki de en önemli görevlerinden birisi, insana bu vakit bilincini kazandırmaktır.

Meselâ çocuklar, bir buğday tanesinin olgunlaşması için, dünyanın kaç defa döndüğünün farkında olmalı.

Bu şuurda olan kişiler şu gerçeği çok iyi bilir:

Küpe girmeden sirke olunmaz!

Vaktiyle, vakit konusunda çocukları eğitmek için,  şöyle birdeney yapılır:

Önce, kendilerine birer şeker verileceği söylenerek sıraya sokulurlar. Tam alacakları sırada kendilerine şöyle bir teklif sunulur:

Eğer şimdi almazsanız, yarım saat sonra hakkınız ikiye çıkacak…

Bir kısmı arzuladığı lezzete bir an önce kavuşmak için can atar… Dayanamayıp alır. Bir kısmı da bekleyip hakkını ikiye katlar.

Ne demişler?

Sabreden derviş muradına ermiş…[1]

Ya sabredemeyenler?

Onlar için hayat tam bir sıkıntıdır.

İşte bir misâl:

Vaktiyle bir padişah, denize açılmak için buharlı bir bota biner. Fakat hareket etmeleri biraz gecikince canı fena halde sıkılır. Derhal ilgililere bunun hesabını sorar. Onlar da, istim(buhar) beklediklerini söylerler.

Bunun ne anlama geldiğini bilmeyen padişah, kızarak bağırır:

-Bu ne küstahlık? Hiç padişah bekletilir mi? İstim arkadan gelsin![2]

Şu olay da üzerinde düşünülmeye değer:

Bir zamanlar Amerika’da cumhurbaşkanlığı da yapan James Garfield (1831-1881), daha önce bir üniversitenin rektörüdür. Bir gün, çocuğunu üniversiteye kaydettirmek isteyen bir anne, kendisinden şöyle bir istekte bulunur:

-Rektör Bey! Dersleri biraz basitleştiremez misiniz? Benim çocuğum programınızdaki derslerin hepsini takip edemez. O bir an önce üniversiteyi bitirmek istiyor.

Rektörün cevabı şu olur:

Evet, hanımefendi, bu mümkündür. Yalnız önce, çocuğunuzun ne olmak istediğini öğrenebilir miyim? Bildiğiniz gibi Allah, bir meşe ağacını yüz senede yetiştirirken, bir kabak için bir iki ay yeterli.

Kısaca, her şeyin bir vakti var. Her şeyden, her zaman, her şey olmaz.

Yaşadığı bölgelerin yanlış idare, eğitim ve irşat anlayışına eleştiriler getirmesiyle ünlü olan Bağdatlı Ruhî’nin (Öl. 1605), alaylı bir üslûpla söylediği şu sözler çok anlamlıdır:

Gör zâhidi kim sahib-i irşâd olayım der.

Dün mektebe vardı, bugün üstâd olayım der.

Demek ister ki…

Manen insanları aydınlatma, hak yolu gösterme ve gafletten uyandırma görevini üstlenen bir mürşit, öyle kolay yetişmez. Bu hem yetenek, hem belirli sürede kazanılabilecek bilgi, hem de metot ve tecrübe ister. Öyle birkaç gün içinde bu işlerin üstesinden gelinemez.

Şüphesiz bunların temelinde, aşırı hırsla birlikte, makam ve mal sevgisi vardır. Bunları kalpten söküp atmadıkça, insana ne dünyada ne de ahrette huzur vardır…

 

 

[1] Kur’an’da sabredenler çok övülür. Bak. Bakara, 2/153; Zümer, 39/10.

[2] İstim (steam), İngilizce bir kelimedir. Buharla çalışan makinelerde, buhar sağlayan kazanların istenilen düzeyde ısınmasından sonra basınçlı buhar elde edilir. Makineler bununla döndürülerek hareket sağlanır. Buna denizcilik dilinde “istim tutmak” denir.

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir