Biz varlıklar olarak sebepler dünyasında yaşıyoruz. Her olay ve olgunun mutlaka bir gerçek sebebi vardır. Fakat biz, işimize gelmediği için, çok defa bunu pek kabullenmiyoruz. Bunun yerine bir takım uydurma sebepler (bahaneler) bulmak işimize daha iyi geliyor.
Meselâ her insanın bir yaşama süresi vardır. Sonunda ölümdenilen bir “gerçek” bizi karşılayacaktır. Fakat insan bunu bir takım farklı sebeplere bağlar.
Gerçi bağlasa da, düğümler de atsa bir şey değişmez…
Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne!
Diğer taraftan “Bahane”, kişileri ve toplumları tanımak için çok önemli bir kıstastır.
Şu söz ne kadar yerinde, değil mi?
Bahanesiz iş olmaz…
Onun için insanlar, haksız ve mantıksız da olsa, kafasına koyduğu şeyi yapmak için mutlaka bir bahane bulur. Bu esnada asıl sebepleri gizleyip bunun yerine sahte sebepler ileri sürer.
İsterseniz, şu olaya bir göz atalım…
Bir gün komşusu Nasreddin Hoca’dan, ip (ya da urgan) ister. İçeri gidip bir bakayım, der.
Çıkınca cevabını verir:
-İpe un sermişler!
Komşu, “Nasıl olur? Hiç ipe un serilir mi Hoca?” der.
Hoca kahkahayı basarak şu açıklamayı yapar.
-Sen sebebi sebep bil! Gerisine karışma. İnsan vermek istemeyince serilir.
Bazı kişiler vardır; kendilerinden beklenen işi yapamazlar. Ama bir bahane ile kendilerini kurtarmayı da ihmal etmezler. Onun için olsa gerek; oynamasını bilmeyen kız “yerim dar” dermiş!
Yalnız her kesimin bahanesi farklıdır. Meselâ fakirinki züğürt tesellisidir. Zenginse, ister dindar olsun ister olmasın, her türlü harcama ve lüks hayat için mutlaka bir sebep bulur. Hem dekitabın ta orta yerinden.
Güçlüler de çok farklı bahaneler ileri sürer…
Meşhur hikâyedir…
Kurt derenin aşağısından su içen kuzuyu yemek istediği zaman ilk etapta bir sebep ileri sürer.
-Neden suyu bulandırıyorsun?
Kuzucuk, kendisinin aşağıda olduğu için bunun imkânsız olduğunu söyleyerek mantıklı bir savunma yapar.
Haklılığı güçte gören kurt sözü fazla uzatmaz ve kararını açıklar:
-Sus! Seni yiyeceğim!
Yine kedi yavrusunu yiyeceği zaman, ya kuş ya da sıçan gibi görmeye çalışırmış. Bahane hazır… Kedinin kuş ve sıçanı yemesi doğaldır.
Bir zamanlar adamın birisi karısını boşamayı kafasına koymuş. Ama bir sebep de bulmalıymış.
Ne yapsa, ne etse de köşeye kıstırsa?
Bir gün, tamam buldum, demiş… Karısının yiyişinin şap şap, yürüyüşünün tab tab geldiğini ileri sürmüş.
Her ne demişse, hanım hep alttan almış. Fakat kocası arkasını bırakmamış…
Kadın bir gün dama çıkmış.
Adam takipte… Hemen bağırmış…
-Yukarı çıkarsan boş ol!
Zavallı başlamış, aşağı inmeye…
Yine bir itiraz…
–Aşağı inersen de boş ol!
Bu sefer olduğu yerde dona kalmış.
Ama zâlim yakasını bırakacak gibi değildir. Hemen bir bahane daha bulmuş…
-Durursan da boş ol!
Zavallı en sonunda çareyi, kendisini aşağı atmada bulmuş!
Öyle anlaşılıyor ki bu dünya bahaneler dünyası!
Onun için yıllardır, zamanında derse gelemeyen öğrencilere, “Niçin geç kaldınız?” demem. Şahsiyetleri zedelenmesin diye?
Ya ne derim?
-Sizi geç bırakan nedir?
Onlar da mutlaka havadan sudan bir bahane bulurlar.
Olsun… Bir gün geliyor, meseleyi anlayıp ya gerçek sebepleri söylüyorlar, ya da soruya muhatap olmamak için, geç kalmıyorlar.
Öyle sanıyoruz ki, gençlerle iletişim kurma yollarından birisi, bahanelerini dinlemekten geçiyor.
Yoksa iş Temel’le Dursun’un hikâyesine döner…
Tilkinin kuyruğu yere değdi, değmedi…