Bir zamanlar bir dostumuzun arı kovanlarını sel alıp götürmüştü.
Bu esnada yüzlerce petek parçalanıp dağılmış, milyonlarca arı da boğulup telef olmuş… Gecenin bir vaktinde çadırlarında, öyle bircan pazarı yaşamışlar ki… Zor kurtulmuşlar.
Bir ara kendisine, bunun nasıl olduğunu sorduk.
Olayın şokunu hala atlatmış değildi.
Başladı anlatmaya…
Her yıl olduğu gibi, o sene de bol çiçekli, güvenli ve suyu temiz bir vadinin yamaçlarına kovanları yerleştirmişler.Havalar da iyi gidiyormuş. Bütün bunlar, bereketli bir mevsimanlamına gelmekteymiş.
Aslında dere yatağından epeyce uzaktaymışlar. Ne var ki üst kısımda bulunan otlakların başlarına ne iş açabileceğini pek hesaba katmamışlar.
O yıl köylüler, biçtikleri otları kaldırmakta biraz gecikmiş. Haliyle kuruyan otlar ve çevrede oluşan çer çöp, aniden çıkan şiddetli rüzgârın etkisiyle sürüklenip dere yatağını doldurmuş.
Yanından gelip geçseler de bunu pek kale almamışlar.
Yalnız bir kaç gün sonra, bir gök gürültüsüyle birlikte aniden bastıran yağmur, yığılan otların arkasında küçük bir baraj oluşturmuş. Su seviyesi belirli bir noktaya gelince de birden patlamış… Neticede ortaya, hiç beklemedikleri bir âfet çıkmış!
Bereket ki can kaybı olmamış.
Aslında toplumda gelişen bazı olaylar da bir nebze buna benzemektedir.
Bir kısım insanlar ve gruplar, kendilerince bazı haklı sebepler ileri sürerek, hiç de organize olmadan, bir “dikkat çekme” eylemi işine girişebilir.
Ama bazı çevreler, bu iyi niyetle yola çıkmış olan grubu, üzerlerine kendi ideolojilerini üfleyerek, çok farklı mecra ve vadilere sürükleyebilir. Birkaç slogan da işin tuzu biberi olur.
Sonuç belli… Öfke patlaması ve yıkım…
Demek ki ihmal affetmiyor… Tedbir gerekli. Hem de testi kırılmadan, Bor’un pazarı geçmeden.
İyi bilinmeli ki, eşek çamura batınca yol gösteren çok olur.