Hayat canlılığı, diriliği, şuuru, farkında olmayı, faaliyeti, var olmayı ve bir tür yaşama tarzını ifade eder.
Diğer taraftan hayat, doğumdan ölüme kadar geçen bir süre ve ömürdür. Ve bir gün mutlaka bitecektir.
Ayrıca hayat, inişli çıkışlı ve çileli yollarla doludur. Bakarsınız bu yolculukta kiminin arabası dağları aşar; kimininki de düz yolda şaşar.
Yine hayat, kimileri için imkânlar ve fırsatlar alanıdır. Kimileri için de yokluklar ve şanssızlıklar deryasıdır.
Ne demişler?
Vermeyince Mabud, neylesin Mahmud!..
Bu hayat yolculuğu öyle bir şeydir ki, rüzgâr bazılarının hep arkasından eser. Öyle olduğu içindir ki, bakarsınız, armudun iyisini hep ayılar yer. Her zaman şansı yaver gidenler dört ayak üstüne düşerler.
Tarihte başarılı olmuş kabul edilen kişilerin hayatları bu açıdan çok ilginçtir.
İşte size, çocukluğumda çok dinlediğim yaşanmış bir hikâye…
Bir zamanlar iki kardeş varmış. Ana babaları, daha zeki gördüğü oğullarını medreseye (okula) gönderir. O da kısa zamanda üstün başarılar gösterir. Fakat bu esnada diğer oğullarının yaptığı çobanlık hiç de yüz güldürmez. Koyunlar kuzular bir bir yok olur. Ya kuş kapmıştır, ya da kurt…
Aile bu işin böyle yürümeyeceğini düşünür. Çünkü okuyan çocukları çobanlık yaparken hemen hemen hiç zayiat yokmuş.
Sonunda onu medreseden alıp yerine ötekini verirler.
Artık ikisi için de farklı bir hayat mücadelesi başlamıştır.
Birisi zar zor okullarına devam eder. Öbürü de onun okuması için var gücüyle çalışıp bütün kazandıklarını ona harcar. Sonra birisi halk nazarında âlim olur; diğeri de çoban kalır. Birisi “efendi” olarak anılır; öteki de sıradan birisi. Hatta bu değerlendirme çocukları ve torunları için de geçerlidir.
Mesele şudur:
Rüzgâr daha az yetenekli olanın arkasından esmiştir…
Bazı makamlarda, kurumlarda, özellikle de üniversitelerde, rüzgârı arkasından esen o kadar çok çapsız ve kalitesiz kişi vardır ki… Bakarsınız ailesi üflemiş, ideolojisi üflemiş, yakınları estirmiş… Sonunda kendisini oralara sürüklemiş.
Yine bir zamanlar, başarısı dillere destan olan ve her yerde reklamı yapılan bir iş adamının hikâyesini araştırmıştım.
Meğerse kendisinin hiç gayreti yokmuş. Hatta kuruma olumsuz katkısı bile olmuş. Ne var ki, işin başına geldiği zamanlarda, dünyada çok ilginç olaylar olmuş. Bir anda ürettikleri mal dış piyasada değer kazanmış. Kârlar beşe ona katlanmış.
Fakat düşünme ve akletme becerisi gelişmemiş olan halk kesimi, başarıyı şirketin başındaki şahsa mal etmiş. Bir türlü olayın tamamını görememişler. Baştaki de bunu fırsat bilip kemâli afiyetle kullanmış.
Yine aynı mesele…
Rüzgâr arkadan esmiş!
Kimi iktidarlar için de bu söz konusudur.
Günün şartları bazılarını oraya taşıyabilir. Fakat iktidarlı olup olmadığı pek bilinmez. O daha sonra hesabı kitabı yapılacak bir iştir. Anadolu’da bir söz vardır… Kazın cücüğü (civcivleri, yavruları) güzün sayılır.
Demek ki bu yolda vezir olmak da var, rezil olmak da…
Her ne şekilde olursa olsun; rüzgârı arkadan esenler çok dikkatli olmalı. Adamı öyle eften püften şeylerle meşgul ederler ki… Bir de bakmışsınız; bir arpa boyu yol gitmişsiniz.
Tabiî ki bu arada oyun kurucu çevreler, halkın gözünü boyamak için, gerek iktidarların ve gerekse onları destekleyenlerin ağzına bir parmak bal çalabilir.
Onun için, hangi alanda olursa olsun, iş başında olanlar ortalığı güllük gülistanlık görmemeli.
Yoksa, kimin tarafından kullanıldığını anlamadan ömürleri bitebilir.
Bir de şu atasözleri hatırdan hiç çıkarılmamalı:
Her zaman gemicinin istediği rüzgâr esmez! Tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi olur. Kedi her zaman keş (yağsız peynir) yemez, taş da yer.
Onun için kendini ve haddini bilenler, başarıyı hiçbir zaman kendinden bilmemeli…
Şüphesiz bu bir bilinç meselesidir!