Hayat baştan sona bir imtihandır. Böyle oluşun temel özelliklerinden birisi de “tercihler alanı” oluşudur. Onun için insanın önünde, her zaman arzu ettiği ve kafasının yattığı seçenekler yoktur.
Bir keresinde deveye sormuşlar…
-Yokuşta mı yoksa inişte mi yük çekmesini istersin?
O da cevap vermiş:
-Yahu! Düzün gözü mü çıktı? Niye ondan hiç bahsetmiyorsunuz?
Böyle olduğu içindir ki, insanın bir tehlikeden ya da istemediği bir şeyden kaçarken daha kötüsü ile karşılaşması her zaman mümkündür. Halk arasında buna, “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” deniyor. İş, aş ve meslek seçimlerinde de durum aynıdır. “Ne olmak isterdiniz?”diye, hele bir sorunuz… Bin “ah” işitirsiniz!
Bir keresinde, bir beldenin belediye başkanından bahsetmişlerdi. O kadar küstah, o kadar saygısızmış ki, halk illallah etmiş. Bir daha ki seçime “asla” demişler.
Ya yeni seçtikleri?
O da kaba saba biri imiş. Hem bilgisiz, hem de görgüsüz… Ne laftan anlar, ne de dinlermiş!
Meselâ vatandaştan birisi, görev alanına giren bir konuda kendisinden basit bir istekte bulunduğunda, şöyle karşı çıkarmış:
-Senin bu işini yaparsam, herkes bir şeyler ister.
Peki, milletin başına bu tip insanları kim bela ediyor?
Neden halk, kendilerine sunulan bir başka kötüyü seçmek zorunda bırakılıyor?
Yine bir zamanlar köyün kenarındaki ormanlarda, ara sıra köye inip bir iki tavuk aşıran bir kurt yaşarmış. Köylü ondan o kadar nefret etmeye başlamış ki… Nihayet işbirliği yapıp sürek avı yaparak işini bitirmişler.
Fakat ondan sonra, kurttan korkup da köye inemeyen ne kadar tilki ve çakal varsa köylüyü canından bezdirmiş. Sonunda oradan göç etmek zorunda kalmışlar.
Milletler ve toplumlar düzeyinde de bu böyle…
Bakıyorsunuz, başta zâlim bir yönetici ve onun avenesi var…
Günün birinde ne yapıp halk bunun işini bitiriyor. Ama sonra başına daha beteri gelebiliyor. Özellikle Müslüman ülkelerde bu senaryo her zaman sahneye konuyor.
Bunun sebebi şu olsa gerek…
İnsan, yaratılışı itibariyle hem duygusal ve hem deaceleci bir varlık. Aklını kullanma ve kendisini dönüştürme yerine, çoğu kere gözlerini karşısındakine dikiyor. Hatta “o” giderse, toplumun huzura kavuşacağına inanabiliyor. Bunu yaparken de meselenin ve olayların hem iç yüzünü ve hem de bütününü göremiyor.
Tıpkı şu eşekler gibi…
Kendilerine kötü semer yapan bir usta varmış. Ölüp gitmesi için gece gündüz dua ederlermiş. Nihayet adamcağız göçüp gitmiş. Gel gör ki çırak ustasına rahmet okutmuş. Yonttuğu semerler eşeklerde ne sırt koymuş ne boyun, ne de kuyruk. Baştan sona yara!
Çocukluğumda büyüklerden çok duyardım.
Derlerdi ki…
Isırgan yerinde yine ısırgan biter. Kötü gidip de iyisi gelmez!
Şimdiki “İslâm Ülkeleri” denen toplumlara bu çerçeveden bir bakalım. Duaları da gayretleri de o kadar bilinçsiz ki…
Bu yüzden, aptal köpekler gibi hep atılan taşların peşinden gidiyorlar.
Ne zaman atanı fark ettiklerinde, karşılarında başka birini buluyorlar. Ve bu kısır döngü böyle devam edip gidiyor.
Her halde bu iş, akılları tam olarak başlarına gelinceye kadar sürüp gidecek!
Onun için de en başta, Kapitalist ve acımasız Batı dünyasının, İsrail’i önlerine atıp kendilerini nasıl gizlediklerini fark etmeleri gerekir.
Yoksa başları beladan kurtulmaz!
Birinden öbürüne, hayatları hep bu tercihlerle geçer…
Ve her defasında sonuç hüsran olur!