Çok değer verdiğimiz bir büyüğümüz, bir aile dostumuz vardı. Şimdi rahmetli oldu…
Her yıl, mümkün mertebe ziyaret eder, hal hatırını sorar, sohbet ederdik. Çok hoşlanırdık birbirimizden… Kendisinden pek çok şey öğrenmişimdir.
Bir kere, gün görmüş birisiydi..
Yanılmıyorsam, askerliğini sıhhiye olarak yapmıştı. Elinden geldiği kadar, hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan, eşi dostu doktora götürür; gerektiğinde basit tedavilerini de yapardı. İlaçlarını tarif etmek, iğne yapmak vs. gibi…
Bir keresinde, başından geçen unutamadığı bir olay olup olmadığını sordum. Olmaz olur mu hiç!.. Uzun süre askerlik yapmış. Kıtlık zamanlarında milletin önüne düşüp yol göstermiş… Davası olanların dilekçelerin yazmış… Hastaların imdadına koşmuş… Neler neler!.. Bir dokun, bin ah işit… Hayatı baştanbaşa derslerle doluydu.
Birisini seçti… Ve başladı anlatmaya…
Bir zamanlar, köyün ileri gelenlerinden birisinin hanımını, çocuğu olmadığı için doktora götürmüş. Haliyle kocası da yanında… Doktor, hanım efendiyi muayene ettikten sonra, beyefendiyi de muayene edeceğini söylemiş. Söylemiş söylemesini de… Adam etmediği hakareti bırakmamış doktora… Nasıl muayene edermiş!.. Çocuğu olmayan karısıymış… Sonra, el âlemin yüzüne nasıl bakarmış köyde!..
Doktor çok tecrübeli birisiymiş. Erkeklerin erkekliklerinin nasıl gittiğini zaten bilirmiş… Bir iki soru sorup, muayeneye razı etmiş. Beyefendi de, mecbur kalmış artık… Yoksa?..
Muayene ve tahlillerden sonra doktor, sonucu açık bir şekilde söyler… Hanımın sağlık durumu normaldir… Beyefendinin ise, o günkü şartlarda, çocuğunun olması imkânsızdır.
Beyefendi, bu sefer, hepten küplere biner. Kafasının tası iyice atmıştır. Yine verip veriştirir…
-Nasıl olur da erkek adamın çocuğu olmaz!.. Görülmüş, işitilmiş şey değil!.. Bu doktor hiçbir şey bilmiyor… Sapına kadar erkektir!..
—Doktor yumuşak bir dille izah eder… Yine erkek olduğunu, sadece çocuğunun olamayacağını, karı koca hayatının yine normal sürebileceğini, sakin bir şekilde anlatır.
Bir müddet sonra, beyefendi kendine gelir. Yalnız aklında bir şeytanlık vardır. Yelkenleri suya indirerek, doktordan şöyle bir ricada bulunur:
—Ne olur doktor bey! Elini ayağını öpeyim!.. Bu bir aile meselesi… Benim namusum var, şerefim var. Kimsenin yüzüne bakamam!.. Yuvam yıkılır!.. Bilirsin sen bunu… Ne yapıp et, bizim hanımın çocuğunun olmadığını söyle…
Doktor şaşar bu işe… Şimdiye kadar çok olayla karşılaşmıştır; ama bunun gibisini pek de görmemiştir. Aile, yuva, dağılmak, şan, şeref…Hepten karışır kafası…
Sonra, peki demek zorunda hisseder kendisini…
Biraz sonra eşini çağırıp bey efendinin istediği şekilde bir açıklama yapar…
Hanım efendi, sonucu gayet makul karşılar… Ve gerisin geriye, evlerine dönerler.
Aradan birkaç gün geçer. Hanım efendi gelir ve şunları söyler…
—Seni baba bildik. Önümüze kattık… Yapacağın bu muydu? Yakıştı mı sana?.. Ben kapının arkasından, doktorun size söylediklerinin hepsin duydum. Ama ses etmedim!.. Gururunuz kırılmasın, rezil olmayasınız, diye… Meclislere çıkamazmış bizimki!.. Şimdi çıksın bakalım!.. Bunun bir de öte tarafı var!… Allah büyük!..
Bunu söyler söylemez, başından kaynar sular dökülür. Ne dese de özrünü kabul ettirse… Bir kere iş işten geçmiştir. Yer yarılsa da içine girse!.. Öyle bir gönül kırmıştır ki, tamiri mümkün değildir!..
Daha sonra, hanım efendi öyle bir ders verir ki kocasına…Gerçekten, dudak uçuklatacak bir ders!.. Bakınız, ne yapar…
Önce, çocuğunun olamayacağını kabullenmiş görünür. Buna dayalı olarak, çevrenin beklentilerini de değerlendirir. Sonunda, bey efendiyi, kendi elleriyle, çocuğu olan genç bir dul kadınla evlendirir. Sırf yalanını yüzüne vurmak için!.. Al sana erkeklik!.. Hem de en alâsından!..
Haliyle, çocuk falan olmaz… Zaten mümkün de değildir.
Gerçekten, bir aile dramıdır, yaşanan!.. Hele o kadının masum ve zekice tavrı!.. Ne zaman aklına gelse, kahroluyormuş!.. Ve bundan, büyük bir vicdan azabı duyuyormuş.
Hem anlattı, hem ağladı!…
Beni de ağlattı…