GİRİŞ
Düşmez kalkmaz bir Allah!..
Ama insan böyle değil. Onun için hayat, inişli çıkışlıdır… Başına türlübelalar ve sıkıntılar gelebilir. En basitinden düşüp yaralanabilir, hastalanabilir. Bu esnada ister istemez bir sarsıntı geçirir. Önemli olan, bu durumdan bir an önce kurtulup kendisine gelmesidir. Eğer bu sağlanamazsa, âkıbet kaçınılmaz olur…
Toplumlar, kültürler, milletler, medeniyetler ve devletler de böyledir. Bunu anlamak için, tarihe bir göz atmak yeter.
Bizim milletimiz de son iki yüz yıldan beri, büyük badireler atlatmaktadır. Bunun elbette çeşitli sebepleri vardır.[1] Yalnız gerçek olan şu ki, bir türlü kendisine gelememiştir… Bunun sonuçları, hem içerde hem de dışarıda çok hazin olmuştur.[2]
En başta, dünyadaki güç dengeleri bozulmuştur. Bir kere, mazlum milletlere arka çıkacak güç kalmamıştır.[3] Bu yüzden dünyanın her tarafında oluk oluk kan akmaktadır. En çok da Müslüman kanının aktığı bilinmelidir.
Öyleyse, bu milletin yeniden ayağa kalkması şarttır. Sadece bizim için değil, insanlık için de, dünya barışı için de buna ihtiyaç vardır…
Peki, nasıl olacak bu iş?
Şimdiye kadar bu yönde pek çok teşhisler konulmuş ve buna göre deçeşitli reçeteler yazılmıştır.
Kurtuluş, kimine göre Doğu’da, kimine göre Batı’dadır. Bu arada, dinimizin, kültür ve medeniyetimizin bizi geri bıraktığı tezini ileri sürenler de çıkmıştır…
Âkif’e göre, “kendimize gelmek” için, mutlaka “kendimize dönmek” şarttır… Çünkü yiğit, düştüğü yerden kalkar.[4]
Elbette ki bu iş kolay değildir. Gerek içerde ve gerekse dışarıda, pek çok engeller vardır. Ama O, bu davaya yürekten inanmıştır… Sonra da inandığı yolda, tedbir ve tevekkülle yürümüştür.
Âkif, bir ömür boyu, azimli ve kararlı bir şekilde, yılmadan, tereddüt etmeden, bu yolda kafa yormuş, çalışmış ve didinmiştir.
Şüphesiz, bu konuda kafa yoran ve çaba gösteren tek kişi Âkif değildir. Yalnız, bu çerçevede en sistematik düşünenlerin başında O’nun olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Hayatına ve eserlerine baktığımızda, Âkif’in davasının bir kuru kavga olmadığı açıkça görülür… En azından, düşünce ve hareketlerinin dinî, insanî, sosyolojik, psikolojik, kültürel, tarihî ve felsefî temelleri vardır. Onuniçindir ki görüşleri, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.
Şimdi, Âkif’in milleti “kendine getirme” reçetesine bir göz atalım…
1. Kendimizi Tanımak
İnsan kendisini tanımazsa, nereye ait olduğunu, nereye gideceğini ve görevinin ne olduğunu bilemez. Bu da onda kimlik bunalımı yaratır…
Uzun süre komada kalan kişiler, hafızaları zayıfladığı için, isimlerini, zamanı, kaldığı yeri, başına nelerin geldiğini karıştırabilir. İlk önce ona, yavaş yavaş, zaman, kimlik ve yer bilgisi verilir.
Milletler de bazen bu duruma düşebilir. Uzun süren savaşlar, anarşi, terör, yokluklar, yolsuzluklar, baskılar, adâletsizlikler, esaretler, teknolojiler, ihtilâller, ideolojiler, idareler ve kültür değişiklikleri, milletlere kendi özlerini unutturabilir. Bu da kendi değerlerine yabancılaşmaya[5] ve bunalımlara yol açar.
Âkif, kendimize dönmek için, kim olduğumuzu bilmemizin şart olduğuna dikkat çeker. Ve eserlerinde, sık sık bunu dile getirir… Bu önemli bir idealdir… Aynı şekilde, milletlerin de fikir ve idealinin olması gerekir… Yoksa rotasız bir gemi durumuna düşer…
Bakınız, aşağıdaki mısralarda bunu nasıl ortaya koymaktadır….
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:[6]
Gelmişiz dünyaya; milliyet nedir öğretmişiz!..[7]
Gerçekten biz, nasıl bir milletmişiz? Ve şimdi ne olmuşuz?
Âkif bunun cevabını şöyle verir:
“Bütün insanlığın ufku kap karanlık iken, o karınlığın içinden bir ışık olarak çıkmış, baştan sona cihanı aydınlatmışız. İnsanlığa sunduğumuz yarınlar,bütün cihanın uyanmasına vesile olmuş… Bu çok kısa zamanda gerçekleşmiş. Tarihler, bu olağan üstü gelişmeye hala hayret edip dehşete düşmektedir… Bir taraftan dinimizin yüceliği, üstün ahlâkımız ve kültürümüzle; diğer yandan kılıca bağlı adâletimiz ve hoşgörümüzle yükselerek, yığın yığın milletleri kucağımıza almışız. Bu sayede hepsi debirliğin (vahdetin) coşkulu ahengine dalmış…
Bundan sonra, İslâm kardeşliğinin gereği olarak, iyiliklerin yanında, kötülüklerin ise karşısında yer almışız… Ve hiç kimse, haksızlığı hoş görü ile karşılamaz olmuş. Öyle ki, bir kişi haksızlığa uğradığı zaman, bütün toplum onun ıstırabını duymuş…
Şimdi ise, durum tam tersine dönmüş.
En başta, ahlâkımızla birlikte, dine olan bağlılığımız da bozulmuş. Kürkü ters çevirip giyenler gibi, dini ters tarafından yaşamaya başlamışız.Bugün, olması gerekenin aksine, iyiliği yasaklar, kötülüğü emreder olmuşuz!.. Âdetâ, görüp de aldırmamak, en sağlam ahlâkımız olmuş!..
Binlerce lanetli kalem, el ele verip namus kavramını yıkarken, karşı çıkmaz olmuşuz. Susmak daha iyidir, deyip onları duymazdan gelmişiz. Bin murdar ağız, dinin bütün hükümlerine kusmuştur.
Maalesef bunlara, tek bir nefret sesi bile çıkmamış… Binlerce can verilmiş, milyonlarca iman eksilmesine rağmen, fecaatin büyüklüğünü gören olmamış. Görenler de, ‘Allah’ın takdiri böyledir‘ deyip işin içinden sıyrılma yoluna gitmiş.
Halbuki, bu insanların bir tüyüne dokunsanız kıyameti koparırmış. Çıkardıkları gümbürtüyü duysanız, dünya yıkıldı sanırmışsınız. Maaşı azıcık makaslansa, ya da azıcık geciktirilse, ekmeğin hamuru çiğ kalsa, ‘pilav tükendi’ denilerek gösterilmese, asıl o zaman anlaşılırmış ne mal oldukları… Feslisi, külahlısı, kalpaklısı, sarıklısı hep birden el ele verip feryadı basarlarmış. Midelerden fışkıran aç velvele, tâ arşa kadar yükselmektedir.”[8]
Âkif, milletin düşmüş olduğu bu durumu gözler önüne serdikten sonra, çözümünü de şöyle dile getirir:
Göster, Allahım, bu millet kurtulur, tek mu’cize;
Bir “utanmak hissi“[9] ver gâib hazinenden bize!. [10]
2. Ümitsizliği Yenmek
Çıkmadık canda ümit vardır. Dünya ümit dünyasıdır. Bir bakarsınız, bir küçük tohumdan bir koca ağaç olmuştur… Bütün yollar kapandı, denildiği yerde, nice yollar açılmıştır…
Yeter ki insan, ümidini kesmesin…
İnsanlık tarihi bize, ümitlerin tükenmek üzere olduğu nice anlarda, küçük bir gayretin ne büyük işler yaptığını bize anlatmaktadır… Şu atasözleri bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmektedir:
Gezen kurt aç kalmaz!…
Gezen tilki yatan aslandan yeğdir!..
Şu hikâye de, ümidin ne derece hayatî bir önem taşıdığını bize anlatmaktadır:
Vaktiyle bir gurup insan, yolları kısaltmak ve kolaylaştırmak için, bir dağın dibinden tünel açmaya karar verir. Plân ve projeler hazırlanıp işe koyulurlar. Derken, epeyce mesafe kat ederler. Her gün biraz daha sona yaklaşmanın ümidini taşırlar içlerinde.
Fakat bir gün önlerine, öyle bir kaya çıkar ki… Kırmak ne mümkün!.. Kazmanın da külüngün de faydası olmaz… Artık bu iş burada bitmiş, bütün hayaller suya düşmüştür!..
İçlerini öyle bir ümitsizlik duygusu sarar ki, çaresizliğin verdiği bitkinlikle, oldukları yere yığılıp kalırlar!..
Tam bu esnada, oradan, bir ihtiyar geçmektedir. Selam verip hal hatır sorar. Ne var ki, bir dokunup bin âh işitir. Bu gün görmüş adam, onları iyiden iyiye dinledikten sonra, şöyle bir soru yöneltir:
—Sizler, her vurduğunuzda, ufak bir parça kopuyor mu?
Hepsi birden:
—Oooo!… O kadarcık elbette kopar, derler… Öyleyse, der ihtiyar:
—Siz gayret edin, bu iş biter…
Bu fikre akılları yatan işçiler, üzerlerindeki miskinliği atarak yeniden işe koyulur… Gece gündüz demeden, aşkla şevkle çalışırlar… Ve bir gün, öbür uçtan, ışık görünür!..
Âkif’in en büyük endişesi, milletin kafasından müspet ve net bir gelecek tasavvurunun (emelin) sökülüp atılmasıdır. Onun için de, yollar karanlıktır. Ne sağdan ne soldan, ne yukarıdan ne aşağıdan bir ışık vardır… Her tarafı korku sarmıştır… Tabiî ki böyle bir ortamda, sağlıklı gelecek tasavvurugelişemez.[11] Gelişmesi için, hem korkunun kalkması, hem de iyi bir tarih şuurunun oluşması gerekir.
Bu vahim ortamdan kurtulmanın tek çaresi, ölmüş denilen o ruhu (ümidi)canlandırmaktır. Bunu da milletin kendisi yapacaktır. Başka yerden çare arama yoluna gitmeyecektir.
Peki, kendi içindeki çare nedir?
İmânla ümitsizliğin bir arada olamayacağı düşüncesini yerleştirmek. Yani Âkif, demek ister ki, imânı olan ümitsizliğe düşmez… Ve bu inancını da şöyle haykırır:
Bırakın mâtemi, yâhu! Bırakın feryâdı;
Ağlamak fâide verseydi, babam kalkardı!..
Göz yaşından ne çıkarmış? Niye ter dökmediniz?
Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz.
Ye’se hiç düşmiyecek zerrece imânı olan
Sâde siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.[12]
Eğer millet, inandığına inanıyorsa, bu ümitsizliği bırakıp gayrete gelmelidir. Çünkü Hakk’a tapan bir kimse, emelsiz ve ufuksuz yaşayamaz… Bir ara, yaşayacağını sansa bile, bu asla mümkün olmaz… Bunu ancak inançsız kişiler düşünebilir.
Âkif, bütün bunları “Yeis Yok” isimli şiirinde bir bir ele alır. En çok da, milletin kafasına “Devlet batacak!” fikrinin zerk edilmesini eleştirir. Ve bunun, halkın ümit duygusun yerle bir ettiğini dile getirir. Çünkü bu düşünce, halkın çalışma şevkini kırmıştır.
Yapılacak şey şu:
Ümitsizliği öldürmek ve azmi (gayreti) uyandırmak!..
Âkif bu düşüncesini, şu sözleriyle adetâ vecizeleştirir:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol…[13]
Âkif, “Şark” isimli şiirinde de, İslâm dünyasının içinde bulunduğu yürekler acısı durumu, bir bir gözler önüne serer. Gerçekten çok perişandır. Neresinden tutsanız elinize gelmektedir…
Tek çare, donmuş hislerin ürperip kendine gelmesidir. Bunun için de, bütün dünya, “Yaşamak senin hakkın değildir” derken, yerlere serilmiş sîneler (insanlar), üzerlerindeki kâbûsu atmalı ve “Hayat elbette hakkımdır” deyip yaşama savaşını başlatmalıdır.[14]
Âkif, yaşama savaşı vermeyenlere, kendilerini bekleyen gerçekleride şu şekilde hatırlatır:
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak!
Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle:
İmânı olan kimse, gebermez bu ölümle…[15]
……………………………………………….
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!..[16]
3. Cehâleti Gebertmek
Câhillik, gerçeği görememektir. Nerede bilgisizlik ve cehâlet varsa, orada sıkıntı ve bela da var demektir…
Cehâletin en büyüğü ise, insanın bilmediğinin farkında olmamasıdır.
Şunu da unutmamak gerekir ki, câhiller cesur olur… Buna aldanmamak gerekir.
Âkif, bilgisizlik ve cehâleti, geri kalışımız ve kendimize dönemeyişimizin baş sebebi olarak görmüş ve hayatı boyunca da bu ikisiyle kıyasıya mücadele etmiştir.
Millet, yıllarca, asırlarca uykusundan uyanmamışsa, sebebi cehâlettir. Silkinip çevresindeki karanlıkları yakıp yıkmanın artık zamanı gelmiştir. Gökler, yerler ve bütün dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.
İnsan hayatında hata edebilir, ayağı tökezleyip düşebilir. Ama bunları tekrar tekrar yaşamamalıdır. Onun için millet, şimdiye kadar başımıza gelen bunca felâketlerden mutlaka ders almalıdır. Bu gaflet ve bilgisizlik yüzünden az mı toprak ve can kaybı olmuştur?… İşin şeref ve haysiyeti ise ayrı bir konu…
İnsanlık geleceğe koşuyor… Biz ise, hala akıntıya kürek çekiyoruz…
Bu zillete düşüşün tek sebebi, cehâlettir. Bu yüzden milletin namus ve dini de tehlikeye düşmüştür.
Cehalet, milletin ve İslâm’ın üzerine kap kara bir kâbus gibi çökmüştür. İşte gerçek düşman budur. Önce onu öldürmek gerekir. Çünkü diğer düşmanların bize galip gelmesinin sebebi de odur. Bu derde mutlaka bir çare bulunmalıdır.
Âkif’in bu konuda şöyle bir uyarısı vardır:
Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
İslâm’ı da “batsın” diye tutmuş yediyorsun!
Allah’tan utan: bari bırak dini elinden…[17]
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!
Lâkin ne demek bizleri Allah ile iskât?[18]
Allah’tan utanmak da olur ilm ile… Heyhât!”[19]
Geçmişte bilgisizliğe çare olarak ilk akla gelen çare, okumak ve okul açmaktı. Âkif, bunların yeterli olmadığının bilinci içersindedir. Öyle rast gele okumak, okul açmak ve öğretim yapmak, tek başına meseleyi çözmekten uzaktır. Okutulacak ilimlerin, mutlaka günün problemlerine çözüm getirmesi gerekir. Kesinlikle, devri geçmiş ve demode olmuş bilgilerle zihinler doldurulmamalıdır.
Bazı eğitim kurumları, geçmişte iyi hizmetler vermiş, bir çok ilim adamları yetiştirmiş, çevresine ilim ve irfân dağıtmış olabilir. Fakat yerinde sayıpkendisini yenilememişse, fayda yerine zarar vermektedir. Böyle durumlardaeski başarılar, yeni ve daha büyük başarıların önünde en büyük engel oluşturmaktadır. Ferd ve toplum plânında da durum aynıdır.
Âkif, bir zamanlar, (özellikle de on beşinci yüz yılda) büyük bir ilim ve irfan ocağı olan Buhara medreselerine, bir örnek oluşturması açısından dikkat çeker ve şöyle bir eleştiri getirir:
O Buhârâ! O mübarek, o muazzam toprak![20]
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn-i Sînâ’ları yüzlerce doğurmuş iklim,
Tek çocuk vermiyor âğuşuna ilmin, ne akîm.
O rasad-hâne-i dünya, o Semerkand bile;
Öyle dalmış ki hurâfâta o mâzisiyle:
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek![21]
……………………………………………..
Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün…
Okunandan ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu dünyada soran var ne de ukbâda geçer.”[22]
Âkif, “yetişmiş insan” meselesi üzerinde çok durur. Devrinde, müspet (deneysel) ilimler sahasında, ilim adamı denilebilecek, kayda değer tek insan bile yoktur. Bunun sebebi ise, taklitçilik, araştırmayı bırakma ve sıkıntıya katlanamayıştır.
Zavallı milletin idrâki karma kırışıktır. Dolayısıyla ilim çevrelerine giren de yoktur. Sanayinin adı bile bilinmemektedir. Ticaretin hali ise perişandır… Ziraat yine Âdem Peygamber usûlüdür… Teknik bilgi sahipleri sıkıntısız, âlimlerse üzüntüsüzdür!…
Âkif, “iş bölümü”nün önemini her vesileyle dile getirir. Herkesin her işe burnunu sokmasının, ne derece sakıncalar doğurduğunu iyi bilir. İşin mutlaka ehline verilmesi, temel bir felsefe olmalıdır. Her işten anladığını sanan ehliyetsiz insanları, “bukelemun karakterli züppeler” olarak tasvir eder ve milletin bu yüzden maskara olduğu hükmünü verir.
Çile çekmeyen, araştırmayan, düşünmeyen, kafa yormayan, yalancı pehlivan edâsıyla ortalıkta dolaşan kafalar için de, haklı bir tespiti yapar:
Hayatı anlamıyor… Çünkü görmüyor, okuyor;
Zavallı kırkına gelmiş de ağzı süt kokuyor.[23]
Maarifin millete faydalı olması için, tüketici değil; üretici, yaratıcı ve düşünen kafalar yetiştirmesi gerekir.
Âkif, kafası çalışmayan, bir çok düşüncesiz insanların yenileşme felsefelerini sakat bulur. O, yenileşmeyi, geçmişe ait müesseseleri ve değerleri yakıp yıkmak şeklinde anlamaz. Bu gibi güdümlü düşüncelerin ülkeyi parçaladığını söyler. Ayni zamanda bunları “Çılgın ve ahmak” olarak nitelendirir:
Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çulpa herifler de, emin ol becerir.
Sade sen gösteriver “işte budur kubbe!” diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dedin mi? Heyhât o zaman,
Bir Süleyman daha lâzım yeniden bir de Sinan.”[24]
Cehâletin bir başka görüntüsü de din adına hurâfe uydurmaktır. Üfürükçülük, mezarlardan yardım beklemek, tevekkülü tembellik telakki etmek, dini maskaraya çevirmektir.[25]
Âkif, milletin hayrı için düşünülen her şeye “bidat” diyerek karşı çıkan; buna rağmen dini bozan, rezil eden şeylere de “sünnet“ gözüyle bakan hocaları, Allah’tan da Peygamber’den de utanmayan kişiler olarak tasvir eder.[26]
Âkif, İslâm âleminde, tevekkül ve kadere yanlış mana verildiğini, Kur’an’ın, manası düşünülmeden okunduğunu, “böyle gördük dedemizden” fikrinin her tarafta yaygın olduğunu belirtir.[27]
Aslında dedelerden alınması gereken iyi şeyler de var. Ne yazık ki, bunun yerine, kötü taraflar daha çok alınmış. Âkif, “Mahalle Kahvesi” isimli şiirinde bunu enine boyuna eleştirir. Özellikle de, bu gibi ortamlarda, “ölümlü dünya” diyerek, çalışmaktan korkan tembel zihniyetli kimselerin, hayat mücadelesinden nasıl kaçtıklarını, üzülerek dile getirir.[28]
4. Birlik Ruhu Oluşturmak
İnsan sosyal bir varlıktır. Hangi seviyede olursa olsun, herkesin birbirine ihtiyacı vardır. İşte bu gerçek, birlik ruhunun temelidir.
Birilik, rast gele bir araya gelmek demek değildir. En başta bunun için bir amaç ve ideal olmalı. Aslında insan, bir araya gelmenin sayısız faydalarını; ayrılığın da acı sonuçlarını, tarih içersinde hep tecrübe etmiştir
Yine tarihte, birlik oluşturmuş az sayıda insanın, büyük yığınları dize getirdiği çok görülmüştür… “Nerde birlik, orda dirlik” sözü de, bunu açık bir şekilde ifade etmektedir.
Tefrika ise, ayrılma, parçalanma, dağılma, kopma, ayrı baş çekme, çekişme, boğuşma, birbirini boğazlama ve nihayet, yıkılma ve yok olmademektir…
Âkif bu gerçekleri çok iyi bilmektedir. Onun için, tefrikanın, toplumları ve milletleri yıkan İlâhî bir kanun olduğunu anlatmak için, gözleri tarihe çevirir ve üzerinde düşünülmesini ister…
Sen! Ben, desin efrat, aradan vahdeti kaldır,
Milletler için işte kıyamet o zamandır.
Mazilere in, mahşer-i edvârı gez;
Kanun-u İlâhî, göreceksin ki, değişmez.[29]
Âkif yazılarında, din, kardeşlik, kültür, tarih, vatan, medeniyet, millet ve devlet bilincini yaralayan her türlü ihtilâf ve hareketi “tefrika” olarak nitelendirir ve arkasından da şu uyarıyı yapar:
Nedir bu tefrika yahu! Utanmıyor musunuz?
Geçen fecayie hâlâ inanmıyor musunuz?
Gömülmek istemeyenler boyunca hüsrana;
Nifakı gömmeli artık mezar-ı nisyana.
Unuttunuz mu ne korkunç edepsiz olduğunu?
Eşip de geçmişi hortlatmayın şu mel’unu![30]
Milletler, topla, tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyârelerle yıkılmaz. Milletler ancak, aralarındaki râbıtalar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatini temin etmek kaygısına düştüğü zaman yıkılır.
Âkif, “Birbirinize de girmeyin ki, ma’neviyatınız sarsılmasın, devletiniz gitmesin!”[31] âyetini açıklarken, hürriyetlerin kötü maksatlar için kullanılışını, parti taraftarlığının tefrikaya dönüşmesini, ırkçılığın yıkıcılığını, başından bir sürü musîbet geçmesine rağmen Şark’ın (Doğu dünyasının) halâ uyanıp da birlik meydana getiremediğini, bir bir anlatır…
Peki, bu birlik ve beraberlik, neden başarılamaz?
Bunun tek sebebi, post kavgasıdır.
Halbuki dünya milletleri, çeşitli dil, din, mezhep, felsefe ve ahlâkî telakki farklılığına rağmen, sırf ayakta kalabilmek için, birlik ve beraberlik içindedir. Ve bunun için gece gündüz çalışmaktadır.
Âkif, bir takım efsanelerin peşine takılıp bunu gaye edinen kafalara, özellikle şu uyarıyı yapar:
Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?
Elverdi gidenler; acıyın eldeki yurda![32]
……………………………………………..
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.[33]
5. Dış Görünüşlere Aldanmamak
Dış görünüş itibariyle insanı yanıltan pey çok şey vardır. Tıpkı tuzaktaki yemler gibi… Şu sözler de bunun için söylense gerektir:
Dışı seni yakar, içi beni yakar!..
Davulun sesi uzaktan hoş gelir!..
Âkif bu konuda çok dikkatlidir. O, zorbalığın, “medeniyet” diye dünyaya takdim edilmesini hazmedemez. Çünkü burada, bilim ve teknolojinin kötü maksatlarla kullanımı söz konusudur. Onun için de, acı çektiren, gözyaşı döktüren, kan kusturan bu medeniyeti (!), “İstiklâl Marşı” olarak yazdığı o ölümsüz şiirinde, “tek dişi kalmış canavar” olarak nitelendirir… Aynı şekilde, yine bir şiir abidesi olan “Çanakkale” şiirinde, medeniyet denilen kahpenin, gerçek anlamda yüzsüz olduğunu dile getirir.[34]
Âkif, Batı’da ve Doğu’da olan gelişmelerin ve değişmelerin farkındadır. O sadece, başka milletlerden “ilim ve ilim elde zihniyeti”nin alınmasından yanadır. Kültürlerin alınmasına ise karşıdır.
Âkif, din adına ileri sürülen hurâfelerin insanlara ne kadar câzip geldiğini bilir. Sonra, yedi yüz yıllık[35] eserlerin ortaya koyduğu metotla, bu dinin hayatla ilişkisini kurmak mümkün değildir. Ayrıca bu eserlerin çoğu da, ya bir mezhebin ya da tarikatın gözlüğünden meselelere bakmaktadır. Bunlar daha çok, en doğru din olarak takdim edilmektedir. Çoğu da, dinin müsaade ettiği yorum sınırlarını bilerek ya da bilmeyerek aşmıştır. Neticede, senin mezhebin, benim mezhebim, falanın tarikatı gibi durumlar ortaya çıkmıştır. Bu yolla ortaya çıkan din anlayışı, hem tefrika (ayrılık)sebebi olmuş, hem de dini, ölüler dini haline getirmiştir.
O’nun bu konudaki temel görüşü şudur:
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.
Fakat Âkif, bu işin kolay olmayacağını, üstüne basa basa söyler…[36]
Âkif, “şâir” denilen zümrenin de, bu milleti özünden kopardığını iddia eder. Çünkü bunlar edebiyata edepsizliği sokmuştur. Diğer taraftan Türkler’e, “tasavvuf“u[37] “olgun şıra” gibi sunmuşlardır. Ondan sonra da dünyanın geçici ve boş olduğuna dayalı yorumlar ortaya çıkmıştır.[38]
6. Düşünme Bilinci Kazandırmak
Âkif, İslâm âleminin asırlardır düşünemez hale geldiğini, çeşitli vesilelerle ifade eder.
Yerin, göğün, insanın yaratılışını düşünmek…[39] Bunlar ilmin her vadisinde, her şubesinde, en ileri adımlar atmaya sevk edecek faktörlerdir.
Âkif, Kur’an âyetlerinin yarıya yakınının, yer ve gökte cereyan eden olaylar hakkında düşünmeye davet ettiğini dile getirir. Bunlar üzerinde başkaları, yani Müslümanların dışındakiler bir şeyler söylemiştir. Aslında bu konuda, bizzat kendimiz gözlemlerimizi ortaya koyup araştırma yapmalıyız. Yalnız, İslâm âlemi asırlardan beri, göklerin ve yerlerin dilinden bir şeyler anlamaz olmuştur. Ne tabiata doğru dürüst bakmış ne de Kur’an’ın tabiattan bahseden âyetleri üzerinde düşünmüştür. Halbuki bir zamanlar, her zerrenin (atomun) içinde bir “güneş sistemi” olduğunu gören; madenlerin bile bir tekâmül (evrim) geçirdiğini, o cansız olarak bilinen maddelerin dilinden anlayan ilim ve irfân sahipleri (urefâsı ve ulemâsı) vardı. Kudret elinin (Yaratıcının) kâinat kitabına yazdığı sayfaları artık okuyamadıktan sonra; gece gündüz okuduğumuz Kur’an, neredeyse bize, hiçbir şey söylemeyecek hale gelecek!..
Âkif bu konudaki görüşlerini anlatırken, Batı dünyasının büyüklerinden birinin şöyle bir sözünü nakleder:
“Müslümanlık iki asır içinde, insanlık âlemine sayısız astronomi bilgini yetiştirmiş iken, kilisenin hâkim olduğu on iki asır zarfında biz bir astronomi bilgini bile çıkaramadık!“[40]
Âkif, bu izahı yaptıktan sonra, üzüntülerini şöyle dile getirir:
Kâinat kitabına, uyuşukluk ve tembelliğimizden dolayı, bu kadar cehâlet içinde baktığımızı gören yabancılar, haksız yere, müntesibi olduğumuz İslâm’ı mahkûm etmektedir. “Müslümanları uyuşturan, yaratılış olaylarına alabildiğine lâkayt bırakan temel faktör, dinlerinden başka bir şey değildir” diyorlar. Yazık ki, din ne söylüyor; biz ne anlıyoruz?[41]
Düşündürmek kolay bir iş değildir. Doğru düşünmeyi engelleyen pek çok sebepler vardır. Bunların en kötüsü de kör taklit, eski alışkanlık, ifrat ve tefrittir.[42] Halbuki İslâm, her zaman bunların karşısında olmuştur.
İnsanlara doğru düşünmeyi öğretmek için, fayda temin etmeyen düşüncelerden de uzaklaştırmak gerekir.[43]
Âkif’e göre tarih, düşünmek için, önemli bir araçtır. Yalnız insan, tarih okurken, gelip geçmiş olan milletlerin yükseliş ve düşüş sebeplerinin iyi incelemelidir. Gezdiği gördüğü yerlerde, sadece kafa gezdirmemeli. Her şeyden önce, ağzını değil, gözünü açmalı. İşte o zaman, çok büyük ibretler görebilir.
Aslında yaşadığımız ülke, tam bir tarih laboratuarıdır. Hangi köşesini eşsek, karşımıza, yığınla eser çıkmaktadır. Bunca kalıntılar bırakan bu topluluklar hangi sebepten yok olup gittiler?
Âkif, tarihin karıştırılmasıyla bu sorunun cevabının verileceğini söyler… O’na göre, bütün o felâketler, o tükenip bitmeler, o yok oluşlar, peygambelerin gösterdiği yola gitmemekten ileri gelmiştir.
Ne diyor bu peygamberler?
Bir kere, hem dünyada hem de öbür dünyada insanları mesud edecek bir plân ve proje sunuyorlar. Bunun içinde, yaratılış âleminde geçerli olan İlâhî kanunlar var… Bu kanunların gereğine uygun hareket edilirse, hem dünyada hem de âhırette güzel bir hayat var. Eğer Allah’ın emrini dinlemezseniz, her iki dünyada da belanızı bulursunuz!..
Milletler, bu İlâhî tebligâtı (yazılı bildirimi) dinledikçe, yaratılışın ezelî ve ebedî kanunlarına itaatten ayrılmadıkça, maddî, manevî her türlü huzuru ve her türlü yükselişi elde etmişlerdir. Bu tebligâtın doğruluğuna, İlâhî oluşuna inanılmazsa, o kanunların kesin ve istisna kabul etmez bir işleyişi olduğu bilinmelidir. Gidiş, uçurumun ta dibidir…
Bu emirlerin yalnız İlâhî oluşuna inanmak, bir toplumu kurtarmaz. Onların gereğini yerine getirmek gerekir. İsyanlar, tuğyanlar, fitneler, tefrikalar, sefahatler, atâletler, nifaklar, şikaklar, cehâletler, musallat oldukları milletleri izmihlâl uçurumuna mutlaka sürüklüyor. Artık bu belalar, ister inançsızlık yüzünden ortaya çıksın, isterse esasa inanıldığı halde, pratiğe dökülmesine dikkat etmemekten ileri gelsin… Sonuç değişmez. Her ikisi de acı sonu hazırlamaktan geri kalmaz.
Öyleyse, bundan sonra bari gözümüzü açmamız gerekir. Onun için, tarih öyle masal dinler gibi dinlenmez. Her vakadan ibretler, hisseler almak gerekir. Gezilen, görülen yerlerin sadece havası ve suyu hakkında bir şeyler öğrenmek yetmez. Geçmişten ibret almamakta devam edersek, -Allah korusun- gelecek nesiller için pek acıklı bir ibret oluruz!..[44]
Âkif, tarihten ibret alınması konusunda şu uyarıyı da yapar:
Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih“i “tekerrür” diye ta’rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?[45]
Âkif özellikle, zulme dalan toplumların sonlarını düşündürerek zihinleri harekete geçirmek ister.[46]
Âkif her vesileyle, Kur’an âyetleri üzerinde düşünerek yorumlar yapmış ve bu konuda insanları düşünmeye davet etmiştir. Yalnız, O’nun yorumları, bazı aydınlar (!) tarafından hafife alınmıştır.
Âkif, halka tepeden bakan bu zümrenin de hatırını kırmaz!.. Onlara da şöyle demektedir:
-Durun, ben size “Avrupa âyetleri” okuyayım…
Arkasından Âkif, hangi mesele söz konusuysa, o alanda Avrupa ilim adamlarının neler söylediğini ve hangi ülkelerde o meselenin nasıl tatbik edildiğini sayar, döker; nihayet muhatabını yola getirirmiş. Tabiî ki Âkif, bir hayli “Avrupa âyetleri” bilirmiş…[47]
7. Doğru Bir Maarif Sistemi Kurmak
Âkif, maarifin (eğitimin) üzerinde çok durur. Ve bu konudaki görüşlerini şöyle ifade eder:
“Yaşamak istiyorsak, önce maarife sarılmalıyız. Dünya da maarifle, din de maarifle, ahiret de maarifle…Hepsi, her şey maarifle ayakta durur.”[48]
Yalnız, Âkif’in istediği maarif, gerçek maariftir. O, böyle bir maarifin memleketi kurtaracağına inanır. O’na göre, faydalı bir maarif, hala ülkeye girmemiştir. Halk ise hiç okumuyor, yazmıyor. Okuyup yazanlar ise, dünyaya da ahirete de yaramayan bir sürü nazariyâtla[49] uğraşıyor.[50]
Ayrıca, halkın yararına olan bir şeyi kabul edip almak, tek başına hiçbir şey ifade etmez. Önce onu anlatmak, kavratmak, kısacası, hazmettirmek gerekir. Bu konuda Âkif’in şu uyarısı çok önemlidir:
Sâde hürriyeti i‘lân ile bir şey çıkmaz;
Fikr-i hürriyeti hazm ettiriniz halka biraz.[51]
Âkif, ilköğretimin önemi üzerinde çok durur. Aslında onun hedefi, maarifi yaygınlaştırmaktır. O bilir ki, halk okur-yazar olursa, yapılamayacak hiç bir şey yoktur.
İyi bilinmelidir ki, ülkenin kurtuluşa ermesi için donanma, ordu, teknoloji, sanat ve para, birer zarurî ihtiyaçtır. Şu da çok iyi bilinmelidir ki,bunları öğreten “muallim”dir. Dünyanın birçok yerinde harp eden, asıl muzaffer olan, hep muallim (öğretmen) ordusu olmuştur.[52]
O halde mahalle mektebi (ilköğretim), mutlaka lâzımdır. Bunu tartışmaya bile gerek yoktur. Bilmeliyiz ki halk bilgiden mahrumdur. Ama verilecek bilginin zamana uygun olması gerekir.[53]
Âkif’e göre, tek başına mahalle mektepleri (ilköğretim okulları) açmak da çözüm değildir. Onun için eğitime aileden başlamak gerekir. Çocuklarımıza önce millî terbiye verilmeli, sonra asrın müspet ilimlerini, yararlı fenlerini öğretmek gerekir. Bozuk terbiye ancak böyle düzelir.[54]
Bu cehâlet yürümez; asra bakın: Asr-ı ulûm!
Başlasın terbiyeniz, ailelerden oğlum.[55]
Yalnız ailelerde çocuklara iyi örnek olmak gerekir. Önce kendimizi terbiye etmeliyiz. Çocuklar ailede, iyi ilişkiler görmeli; kaba ve sert hareketlere şâhit olmamalıdır. Sarhoş bir kimsenin içkiyi yasaklaması, arzularının esiri olmuş bir vâizin halkı takvaya davet etmesi, ne kadar gülünç olur!..
Evet, önce kendimiz terbiye olmalıyız. Sonra da çocuklara, doğru dinî bilgivermeliyiz.[56]
Diğer taraftan, aile düzeninde pek çok aksaklıklar ve terbiye bozuklukları vardır. Meselâ sudan bahanelerle kadının dövülmesi ya da boşanması, anne baba sağken çocukların öksüz kalması, birden fazla evlenme düşüncesi, bunların sadece bir kaçıdır. İşin en kötü yanı da, bu bozukluklara sebep olan kişilerin, Kur’an’dan kendilerine dayanak bulmaları ve din istismarı yapmalarıdır.[57]
Bir diğer problem de, bozuklukların düzeltilmesini isteyen kişilerin, “gerici” damgası vurularak susturulmak istenmesidir. Bütün bunların sebebi, yine cehâlettir.
Âkif, konuyla ilgili üzüntülerini şöyle dile getirir:
Ne kadınlar, ne sefâlet doğuranlar görürüz;
İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz!
Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!..
İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler; bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;
Yoksa insanlığı bilmem nasıl anlar insan? [58]
Bu terbiye bozukluğunun giderilmesi için, yapılması gereken ise şudur:
Dinledin, gördün, a oğlum, ne bozuk terbiyemiz!
Ne yapıp yapmalı, insanlığı öğretmeliyiz.
Şu bizim halkı uyandırmadadır varsa felâh;
Hangi bir millete baksan uyanık… Çünkü: sabah;
Hele bîçâre şerîatle nasıl oynanıyor!
“Müslümanlık bu mu yahu?” Diye insan yanıyor![59]
Çocukları terbiye etmek, bir toplumun geleceğini inşa etmektir. Onun için çocukları kendimiz gibi yetiştirmek cinayettir. Bu konuda Hz. Ali’nin şu sözünü de hatırlatır :
“Ciğerpârelerinize, yalnız kendi terbiyenizi vermeye çalışmayınız… İyice hatırınızda olsun ki, onlar, sizin yaşamakta olduğunuz zaman için değil; başka bir zaman için yaratılmışlardır…”
Âkif, verilen bilgilerin seviyeye uygun olmasını ister. Bu konudaki tespitlerini şöyle açıklar:
“Malümat namına kafamıza doldurduğumuz şeylerden ne istifade ettik?.. Düşünüyorum da, sekiz yaşında ezberlediğim bir çok ibareleri, ancak otuz sene sonra anlayabildiğimi görüyorum!.. Tabiî on onbeş yaşlarında iken okuduklarımı anlayabilmeye ömrüm müsait olmayacak!..” [60]
Âkif, çocuklar için yazılan bir çok kitapların, büyükler tarafından bile zor anlaşıldığını, öğretmenlerin ise, bunları anlatmakta güçlük çektiğini, haklı olarak dile getirir. Çocuklar hiç bir zaman, beyinlerindeki bilgileri, emanet para gibi taşımamalıdır.
Kendimiz gibi çocuklara da yazık etmemeliyiz.[61]
Âkif, kitapların yazılışı konusunda da orijinal fikirler ileriye sürer. O, ilköğretim ve lise kitaplarının, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından, mutlakayarışma ile yazdırılmasının gerektiğine inanır. Teklif ettiği yarışma oldukça ilginçtir. O’na göre, normal bir şekilde ilân edilen yarışmaya herkes katılamaz. Kendini zayıf zanneden bazı kimseler, ihtimalli olan bir yarış için aylarca, belki de senelerce çalışmayı göze alamaz. Bizim ülkede zenginler, yani geçinecek kadar parası olanlar çalışmayı ayıp sayarlar; yaşamak için her gün didinmek mecburiyetinde bulunanlar ise, kırk tarakta seksen bezi vardır ki, hiç birini bırakıp da böyle bir yarışmaya girişemezler.
O halde ne yapmak lazım?.. Eğer Millî Eğitim Bakanlığı, farz edelim ki ilkokullar için “okuma kitabı” yazdırmak istiyor. Önce bir konu seçerek yarışmaya koymalı. Demeli ki: “Şu konuyu yedi sekiz yaşındaki çocukların anlayacağı şekilde kim en güzel yazabilirse, ona şu kadar para karşılığında şöyle bir okuma kitabı yazdıracağız.”
Bütün kitaplar aynı metodla yazdırılmalıdır. Yani yarışmaya girmek isteyen şahıslar, küçük bir imtihan neticesinde bu işin kendilerine tevdi olunup olunamayacağını anlayacak olurlarsa, elbette bir şans denemekten geri durmazlar. Tabiî ki, her derse ait konuları tayin etme görevi, Millî Eğitim Bakanlığı’na ait olacaktır.[62]
Bu arada, Âkif’in önemle üzerinde durduğu bir konu vardır… Öğretmen meselesi?
O’nun bu konudaki endişesi şudur:
Muallim ordusu derken, çekirge orduları
Çıkarsa ortaya, artık hesâb edin zararı!
“Mullimim” diyen olmak gerektir îmanlı;
Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı.[63]
Görüldüğü gibi Âkif, eğitimcide önce îman ve terbiye arıyor. Diğer iki vasıf ise, yetenek ve vicdandır. Bu dört vasfı taşımayan kimseler, kesinlikle eğitimci olmamalıdır. Çünkü görev kutsal ve büyüktür!..
8. Kalplere Allah Korkusu Yerleştirmek
Hikmetin başı Allah korkusudur.[64] Bu korku sevgiye, şükre, hamd etmeye ve ümide dayalı bir korkudur. Bu korku, insan olarak, yaratılış nimetinin sorumluluklarını yerine getirememe endişesidir. Bu korku, insanın diğer korkularını da ortadan kaldıran, asil bir korkudur.
Âkif işte bu yüzden, şu haklı tespiti yapar:
Ne irfândır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfi Yazdan’ın.
Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen, ne vicdanın.[65]
Allah korkusu olmazsa, milletlerin ahlâkı dumura uğrar. Ahlâkın yıkımı, başka şeylerin yıkımına benzemez. Onunla birlikte millet de, milliyet de, istiklâl de yıkılır. Millî ahlâk, milletin ruhudur. Onun iflası, ölümlerin en korkuncudur. Çünkü bu ölüm, topyekûn ölümdür.
Vicdanların hâkimi Allah korkusu olan toplumlar, daima yüce toplumlardır. Fakat bundan mahrum olan toplumlar, zillete dûçar olurlar. Bu gibi milletlerde yükselme düşüncesi, zihinlerden silinir, cesaret büsbütün kalkar, insanlar şahsî menfaatlerini “Tanrı” edinirler, “hak” namına ortada bir şey kalmaz. Daha sonra, o doymak bilmeyen “Tanrı”ya, utanma, insanlık, millî onur, millî haysiyet duyguları gibi tüm yüce duygular kurban edilmektedir!..[66]
9. Acıma Duygusunu Geliştirmek
Âkif’e göre merhamet, kişinin insanlığını anlama ölçüsüdür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, toplumdaki ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar gözetilmelidir.[67]
Kuvvetin ve kuvvetlinin, bulduğunu enseleme hakkı yoktur.
Zenginlerin de omuzlarında bu konuda büyük vebal vardır.
Önemli olan, kanayan bir yara görülünce ciğerlerin sızlamasıdır.
Kimsenin ırzına, namusuna yan bakmamak, güçsüzün hakkını yememek, ahde vefa göstermek, sözünde durmak, şefkatli olmak, bir toplumu ayakta tutan yüce değerlerdir. Bunların hepsi merhamet duygusunun eseridir.
Âkif, oldukça merhametli bir insandır. Bir keresinde, Necid Çöllerinden dönerken, fakir istasyon memurunun doğacak çocuğu için yaptığı fedakârlık, hiç unutulacak gibi değildir. Arkadaşı Eşref Bey’in ısrarına, kendisinin de son derece yol yorgunu oluşuna rağmen, beş gün beş gece (Şam’a gidip gelerek) yolculuk yapmak suretiyle, kadıncağıza çocuk kıyafetleri getirmiştir. Oldukça yorgun düşmesine rağmen, insânî bir vazife yapmasından dolayı, çok memnun bir tavır sergilemiştir.
Âkif bu yolculuğa, sırf içindeki merhamet hissinden dolayı katlanmıştır.[68]
Âkif, sözü sağlam, özü sağlam adam ister. O’nun en beğendiği davranış, sözün gerçek olmasıdır. İsterse bu söz odun gibi olsun!
Âkif’in, bildiği ve inandığı yoldaki mücadelesi ve dik tavrı, bir anlamda, O’nun acıma duygusunun bir yansımasıdır. Bunu kendisi şu şekilde ifade etmektedir:
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla övemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
— Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlumu…
İrticâın şu sizin lehçede mânası bu mu?[69]
Sonuç
Eserleri ve hayatı incelendiğinde, Âkif’in büyük bir mütefekkir ve mücâdele adamı olduğu görülmektedir. Diğer taraftan, samimî, dürüst ve merhametlioluşuna, dostlarının yanı sıra, muarızları da katılmaktadır. Bu her insana nasip olacak bir değerlendirme değildir.
O’nun tek gayesi, bir zamanlar dünyaya hak ve adâlet öğretmiş olan bu milleti, yeniden kendine döndürmektir. Bu konuda en çok dikkat çektiği nokta,doğru teşhislerin konulmasıdır. Eğer bu yapılmazsa, uygulanacak tedavi de yanlış olacaktır.
Teşhislerinin başında, hem maddî hem de ahlâkî yönden bir çöküşün kabulü gelir. Kültür ve medeniyetimizin temel taşı olan din de, tamamen hurâfelere boğulmuştur. Yetişmiş insan sıkıntısı her alanda çekilmektedir. Eğitim kurumları ise, çağın ihtiyacına cevap verecek nitelikte değildir. Aydınlarla halkın arası açıktır… Egoistlik had safhadadır. Rüşvet, yolsuzluk ve yoksulluk, her tarafta kol gezmektedir. Savaşlar ve isyanlar, insanları iyice bunaltmıştır. En acısı da, bir an önce bizi öldürüp mirasımızı paylaşmak isteyen yabancı güçlerle, yerli bazı kafaların, hem düşünce hem de uygulama olarak iş birliği yapmasıdır.
Ne yapılması gerektiği noktasına gelince….
Önce bu millete kendisinin kim olduğu, çok yönlü olarak tanıtılmalı. Ve kendisine bütün insanlığın hak ve adâlet içinde yaşatılması için büyük ihtiyaç olduğu telkin edilmeli.
Bunun için, tarihten ders alınmalı, birlik ve beraberlik içinde çalışılmalı, tefrikaya sebep olan her türlü fikir ve faaliyete karşı çıkılmalı… Her vesileyle, “Bu millet adam olur” fikri aşılanmalı…
Bütün bunlar için, bu milletin büyüklüğüne uygun bir maarif sistemi gereklidir. Bu arada, dinin bilim ve tekniğe karşı olmadığı iyi anlatılmalı…. Bunu da, ilhâmı sadece Kur’an’dan alarak yerine getirmek gerekir…
Âkif’in bütün amacı, millî değerlere bağlı, imanlı, vatanperver, mazisini inkar etmeyen, ahlâklı, sağlam vücutlu, marifet ve fazîlet sahibi, maddî ve manevî ilimlerle donanmış, taklitçi ve maceracı olmayan, bilgi ve hikmeti nerede bulursa almakta tereddüt göstermeyen, yarınlar için müspet tasavvurları olan ve cehâletin her türlüsüne savaş açan bir nesil yetiştirmektir.
Dileriz ki, Âkif’i bu ideali gerçek olsun!..
[1] Osmanlı neden bunalıma girmiştir? Bu soruya pek çok kişiler tarafındn cevap aranmıştır. Birincisi, Batı’da olan teknolojik ve bilimsel gelişmelerin farkında olunamamıştır. Devleti idare eden zihniyet ve büroksi, milleti millet yapan temel değerlerden uzaklaşma yoluna gitmiştir. Bunun sonucunda, Batı’nın kültürel hayatını, gelşimesinin sebebi olarak görmüştür… Bu arada, din hurafelere boğulmuş, yer yer eyaletlerde isyanlar çıkmış, ulusalcılık akımları parçalanmalara yol açmıştır. Bunun sonucunda birlik ruhu yara almıştır. En önemli husus da, bir redd-i miras yapılmasıdır. Yani kendi öz kültürümüze karşı savaş açılmıştır. Bunun neticesinde, nizam-ı âlem düşüncesi dumura uğramıştır. İslâm birliği büyük yara almıştır. Diğer taraftan ihracat ve ithalat dengesi bozulmuş; büyük borç yüklerinin altına girilmiştir. Aynı şekilde, ilmî hayat ve medrseler de eski gücünü kaybetmiştir. Bunun yerini, tarikatler ve cemaatler almıştır.
[2] Avrupalılar son dönemlerinde Osmanlı Devleti’ne, “Hasta Adam” deyiminini yakıştırmıştır. Bu deyim (Sick Man of Europe), aynı zamanda, siyâsî literature de geçmiştir. İsmin fikir babası, Rus Çarı I. Nikola’dır. (-1855). 9 Ocak 1853 günü akşamı, Rus Çarlığının başkenti St. Petersburg’da, İngiliz Elçisi Sir Hamilton Seymour’a söylemiştir. Daha sonra bu isim, başta İngilizler olmak üzere, bütün Avrupa’nın çok hoşuna gitmiştir. Maksat, bir an once, bu hasta adamı öldürüp mirasını paylaşmaktır.
[3] Millet olarak biz, genellikle mazlum (haksızlığa uğrayan ve zayıf) toplumların yanında olmuşuzdur. Meselâ M.S. 751 yılında, Araplarla Çinliler arasında çıkan Talas savaşında, Arapları zayıf gördüklerinden, onların safında savaşa girmişler ve Çinlileri yenmişlerdir. Bizim Müslüman olmamız da o tarihten sonra hız kazanır. Çünkü savaş sırasında Türkler, İslâm’ı tanıma fırsatı bulmuşlardır. Bu yönüyle bu olay, tarihin en büyük olayları arasında sayılır… Daha sonra Türkler, yaptığı fetihler dolayısıyla sorumluluğunu üzerine aldıkları farklı milletten ve dinden olan toplulukları himaye etmişlerdir. Bu arada İslâmiyet de dünya dini haline gelmiştir. Bu arada, Müslümanlığı seçmeyen Türkler ise, kendi kimliklerini kaybetmişlerdir…
[4] Âkif’in milleti kendine getirme projesini, bir anlamda, bilgisayarlara atılan formata benzetebiliriz. Nasıl ki bilgisayarlar, kullanılmalarından dolayı, zamanla ilk günkü düzenlerini kaybedip çökme sinyalleri veriyorsa, milletler de benzer risklere maruz kalabilir. Bunun önüne geçmek için, milleti millet yapan ana disketin yardımıyla, acilen kurtarma işlemini başlatmak gerekir.
[5] Yabancılaşma (alienation): Klasik anlamda yabancılaşma, bir özün, bir değerin kaybedilmesidir… Üretimden tüketime ve kültüre kadar, her alanda bunu görmek mümkündür. Günümüzde daha çok, tepki gösterilmesi gereken noktalarda insanın ilgisizliği ve kayıtsızlığını anlatmaktadır. Bir anlamda, “gemisini kurtaran kaptan” anlayışıyla hareket etmek… Meselâ birisinin, kavga eden kişileri ayırması gerekirken, kurtuluşu kaçmakta araması, bir yabancılaşmadır…
[6] Âkif’e göre millet, bir inanç etrafında meydana gelen topluluktur. İnançlar kültürü, kültür medeniyeti, medeniyet milleti, millet de devleti oluşturur.
[7] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, (Tertib eden: Ömer Rıza Doğrul), İnkilâp ve Aka Kitabevleri, 8. Baskı, İst., 1966, s, 221.
[8] Âkif, Safahat, s, 222. Âkif, bu görüşlerini 13 Mayıs 1913’de yazılmış olduğu şiirinde ele almıştır. İlhâmını da şu âyetten almıştır: “Siz, iyiliği emreyler, kötülükten nehyeder, Allah’a inanır olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış en hayırlı bir milletsiniz. ” (Bak. Ali İmran, 3/ 110.)
[9] Utanma hissi: Bu duygu, insanın doğuştan getirdiği temel duygulardan birisidir. Bu duygusu kaybolmamış insan, yaptığı bir kötülükten dolayı sıkıntı duyar ve sürekli kınanma korkusu yaşar. Bunun dışa da yansımaları olur. Kiminin yüzü kızarır, kimi titrer, kimi insan yüzüne bakamama endişesini taşır, kimi başını öne eğer. Bir anlamda kendisini, yalnız hisseder. Tabiî ki kişinin ar damarı çatlamamışsa… Utanma duygusu, sağlıklı vicdanın oluşması için çok önemlidir. Hz. Peygamber utanma duygusunun (hayânın) önemini şöyle dile getirir: “Her dinin bir (temel) ahlâkı vardır. İslâm dininin (temel) ahlâkı da hayâdır.” (Bak. İbn. Mace, Zühd, 17.). Utanma duygusu, gerçekten çok önemli bir duygudur. Hz. Peygamber, bütün peygamberlerin hayânın üzerinde durduğunu bildirerek şu ikazı yapar: “Utanmazsan, istediğini yap!” (Bak. İbn. Mace, Zühd, 17). Bununla kastedilen şu olsa gerektir: Eğer bir insanda utanma duygusu dumura uğrarsa, her türlü fenalığı yapabilir. Onun için bu duygunun sürekli canlı tutulması gerekir. Ve yine Hz. Peygamber, hayâyı imanın bir göstergesi sayarak, “Haya imandandır.” der. (Bak. Buhari, İman, 12). Bu konuda şu hususa da dikkat etmek gerekir: Hiç kimse, ayıplanırım endişesiyle faydalı işleri yapmaktan çekinmemelidir. Yerinde soru sormak ve insanlarla sağlıklı iletişim kurmak, öğrenmek için çabalamak, daima övülen davranışlardır. Önemli olan, insanları, insanlıktan çıkaran davranışlardan çekinmeye alıştırmaktır. Çekingenlikle utanma duygusunu, kesinlikle birbirine karıştırmamak gerekir.
[10] Âkif, Safahat, s, 221. Âkif bu görüşlerini, 29 Mayıs 1913’de yazdığı bir şiirle ortaya koyar…
[11] Gelecek tasavvuru, insanın gelecekle ilgili beklentileri, plânları ve arzularını ifade eder. Materyalist düşüncede “gelecek tasavvuru“, insanın hayatı ile sınırlıdır. Onun için, bu düşünceye sahip olanlar, hayatlarında başarısızlığa uğradığı zaman, bütün dünyaları yıkılır. Âkif’in sözünü ettiği gelecek tasavvuru ise, insanın hayatının sınırlarını aşar. Önemli olan, hakkıyla, meşru ölçüler içinde çalışmaktır. Bu yeterlidir, insan için. Çünkü sonuçlar, insanın kendi elinde değildir… Ama sebepler noktasından bakılınca, aklı ve imkânı ölçüsünde sorumludur. Bundan dolayı,çalışan insanın mutsuz olması diye bir düşünce yoktur…
[12] Âkif, Safahat, s,181. Bu beyitleri şöyle açıklayabiliriz: ” Siz önce bana bir kulak verin, bakalım!.. Önce siz, feryâd etmeyi bir bırakın!.. Ağlamak fayda verseydi, babamın ardından döktüğüm göz yaşları, ona hayat verir, diriltirdi. Ne çıkar göz yaşından? Niçin vaktinde ter dökmediniz?.. Her ne ise, geçen geçmiş; bari geleceği kurtarmak için, azm edip çalışınız.Kalbinde zerre kadar imânı olan kimse, ümitsizliğe kesinlikle düşmeyecek. Önemli olan derdin iyi teşhis edilmesidir. Teşhis doğru kondu mu, dermanını bulmak kolaydır.”
[13] Âkif, Safahat , s, 464-466.
Bu beyti şöyle açıklayabiliriz:” Allah’a dayan. Yalnız gayreti elden bırakma. Aklın, hikmete dayalı yolundan (meselelerin iç yüzünü ve bilginin gerçekliğini araştırma düşüncesinden) sakın ayrılma. Kurtuluş için, tek çıkar yol budur. Başka yol bilmiyorum.
[14] Âkif, Safahat, s, 451-452.
[15] Âkif, Safahat, s, 209. Âkif bu konuyu ele alırken, Yusuf suresinin 87. âyetini kendisine rehber edinir. Bilindiği gibi, Hz. Yusuf, kardeşleri tarafından, kıskançlık yüzünden, üvey kardeşleri tarafından kuyuya atılır. Ama, kurt yedi, diyerek babaları Hz. Yakub’u kandırmaya çalışırlar. Tabi ki, bu yüzden, uzun yıllar, bir aile dramı yaşanır. Daha sonra, kıtlıktan dolayı, hububat getirmek için Mısır’a giden oğulları, bu sefer de, Yusuf’un ana baba bir kardeşi olan Bünyamin’in orada alı konulmasına sebep olurlar. Tabiî ki babalarının üzüntüsü bir kat daha artar. Günlerden bir gün, Allah’tan ümidini kesmeyen ve devamlı dua eden acılı baba. Hz. Yakup, oğullarından şöyle bir ricada bulunur: ” Oğullarım!.. Gidiniz de Yûsuf’la kardeşini araştırınız; hem sakın Allah’ın inâyetinden (yardımından) imidinizi ksmeyiniz. Zirâ, Kâfirlerden başkası Allah’ın inâyetinden ümidini kesmez.” (Bak. Yusuf, 12/87)
[16] Âkif, Safahat, s, 71.
[17] Dini elden bırakmak… 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, haliyle Müslümanların maddi anlamda yenilgilere uğradığı bir gerçektir. Bununla birlikte, manevi alandaki gerilikler daha da ileri seviyededir. Hurafelere gömülmüş bir İslâm dünyası oluşmuştur zaman içinde… Onun için, Müslümanların bu Müslümanlıkları, dinin yanlış anlaşılmasına sebep olmaktadır. Onun için Âkif Müslümanlardan, dinin yakasını bırakmalarını ister.. Sırf dini kurtarmak için…
[18] Allah ile iskât: Allah ile susturmak… Yani insanları, “Allah bu yaptıklarınızı onaylamaz” diyerek ikna etmek… Yalnız bu kolay iş değildir. Çünkü Allah’tan korkmak, bilgi ister… Eğer bir insanın hiçbir bilgisi yoksa, yani kara câhilse, ona, “Allah şöyle istiyor” demenin hiçbir anlamı yoktur.
[19] Neden, Allah’tan utanmak için ilim gereklidir?… Utanma duygusu, ahlâkın önemli bir temelini oluşturur. Eğer bu duygu dumura uğrarsa, insanları hizaya getirecek hiçbir kuvvet bulunmaz… Eğer bir insan, kötü bir iş yaptığında yüzü kızarıyor ve içinde bir ıstırap duyuyorsa, utanma duygusu var demektir. Âkif, Allah’tan utanmanın bile bir ilim meselesi olduğunu hatırlatır. Zaten bu konuda şöyle bir âyet vardır: “Gerçek anlamda Allah’tan âlim (bilgili) kullar korkar… “ Fatır, 35/28.
Bak. Âkif, Safahat, s, 218.
[20] Buhara: Bugünkü Özbekistan sınırları içinde bulunan tarihi bir şehirdir. 13-15. yüzyıllarda, hem deneysel hem de dini ilimlerde çok önemli bir merkez durumundadır. Günümüzde de âdeta bir müze şehir görünümündedir. Çünkü eskiden ilim irfan yuvası olan bazı medreseler, binaları itibariyle hala ayaktadır.
[21] Âkif, Safahat, s, 167.
[22] Âkif, Safahat, s, 168.
[23] Âkif, Safahat, s, 346.
[24] Âkif, Safahat, s, 398.
[25] Âkif, Safahat , 265-268.
[26] Âkif, Safahat, 168.
[27] Âkif, Safahat, 169. Âkif’in bu konudaki meşhur ikazı şudur: Ya açar Nazm-ı Celîlin, bakarız yaprağına;/Yahut üfler, geçeriz bir ölünün toprağına./ İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin,/Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
[28] Âkif, Safahat, s, 119.
[29] Âkif, Safahat, s, 461. Şiirin açıklaması şöyle yapılabilir: ” Bir milletin fertleri, sen-ben kavgasına tutuşup toplumdaki birlik ve beraberliğin bozulmasına yol açarlarsa, o millet için büyük kıyamet kopmuş demektir. Geçmiş dönemlere inin, zaman içinde yaşayan milletleri inceleyiniz, bunun değişmez bir İlâhî kanun olduğunu göreceksiniz.”
[30] Âkif, Safahat, s, 283.
[31] Enfal, 8/46.
[32]Âkif, Safahat, s, 462.
[33]Âkif, Safahat, s, 178.
[34] Âkif, Safahat, s, 425.
[35] Âkif bu değerlendirmeleri, 1919 yılında yapmıştır.
[36] Âkif, Safahat, s, 418.
[37] Tasavvuf, İslâm kültür tarihine damgasını vurmuş; üzerinde en çok tartışma yapılmış olan konulardan birisidir. Kur’an’da “tasavvuf” kelimesi geçmez. Ancak, bu mesleğe mensup olanlara, ilk dönemlerde yün elbise (sof) giydiklerinden “sufî” denildiği iddia edilmektedir.. Bu duruma göre, tuttukları yol da “tasavvuf” adıyla anılır olmuştur. Bununla birlikte, “tasavvuf” kelimesini farklı kelimelerden türetenler vardır. Bazılarına göre, Hz. Peygamber’in himayesinde olan “Ashab-ı Suffe”nin yolunu benimseyenlere bu adın verildiği söylenir. Yani onlar gibi yaşamayı gaye edindikleri için… Sûfîler kendilerini önde görürler. Bu sebepten, ileride ve ön safta olduklarından “sûfî” olmuşlardır. Kimilerine göre, kalp temizliği anlamında olan “safa“den türetilmiştir. Kimisi, Yunanca “Sofos” süzünden Arapça’ya uydurulduğunu söylemektedir. Kimisi, okun nişandan sapması, adamın bir yana eğilmesi anlamına gelen “suvûf”tan türetildiğini iddia etmektedir. Buna göre tasavvuf, “dünyadan yüz çevirme” şeklinde yorumlanmıştır. Kendilerini Ka’be hizmetine adayan “Sûfa oğulları“nın yaptığı işten ilham alınarak bir isimlendirme yapıldığı da iddia edilir. Ayrıca, “Sûfî” olarak bilinen birçok tanınmış şahısların “sûfî” tarifleri karşımıza çıkmaktadır. Genelde bunların tariflerindeki ortak nokta, ya bir âyet ya da bir hadisin anlamı şeklindedir. (Bak. Abdulbâki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, Gerçek Yayınevi, 2. Baskı, İst. 1985, s, 7-13).
Görüldüğü gibi tasavvufun kaynağı ve tarifi, hep tartışma konusu olmuştur. Kimisi kaynağının İslâmî, kimisi de İslâm dışı olduğunu söylemektedir. Bu arada, Ortadoğu ve Uzak Doğu’da yaygın olan Hırıstiyan, Hint ve İran mistisizminden kaynaklandığını söylemektedir. (Geniş bilgi için bak. Mustafa Kara, İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İFAV Yayınları, İst. 1997, c, 4, s, 264-295)
Bilindiği gibi Tasavvuf, hicrî yıl itibariyle ikinci yüz yılda ortaya çıkmıştır. Yani, Hz. Peygamber’in vefatından yaklaşık iki yüz yıl sonra… Yalnız mutasavvıflar, kendilerini, Kur’an ve hadise nispet ederek savunma ihtiyacını hep duymuştur. Öyle anlaşılıyor ki, bu konuda belirli bir sıkıntı söz konusudur. Çünkü Hz. Peygamber’in hayatı model alınarak ortaya konulduğu iddia edilen bir “hayat tarzı”, zamanla kendisini, İslâmî ana gövdeden ayırarak ifade etme içersine girmiştir. Bu da hep problem yaratmıştır. Daha sonra bu alanda, İslâm inancına uygun düşmediği söylenen kavramlar ve yorumlar üretilmiştir. Her ne kadar bunlar, te’vil edilse de, aşırı bir savunma mekanizması görüntüsünün ötesine geçememiştir. Bu alanda yazılan bütün eserlerde bunu görmek mümkündür. (Bak. İsmâil Râci el-Farukî-Luis Lâmia el Farukî, İslâm Kültür Atlası, İnkılâb Yayınları, Çeviri, Mustafa Okan Kibaroğlu, Zerrin Kibaroğlu, İst. 1991, s, 323-332)
Şimdi gelelim, Âkif, neden “tasavvuf“a “olgun şıra=uyuşturucu içki” diyor? Herhalde hiç kimse, Âkif’in Kur’an ve Sünnet’e karşı çıktığını iddia edemez. Öyleyse bunun bir sebebi olmalı…
Bu sorunun cevabını, tasavvuf dünyasının en muteber kişilerinden kabul edilen Abdulkerim Kuşeyri (H.376-465/ M.986-1072), veriyor…
Kuşeyrî, ünlü eseri, Risâlesinde, tasavvufun bir duraklama ve gevşeme içine girdiğini, daha doğrusu hakiki manasıyla yok olup gittiğini, kendileriyle hidâyete ulaşılan şeyhlerin vefat ettiklerini; bunların gidişatına uyan gençlerin de azaldığını, vera’nın (Allah’tan korkup haramdan, günahtan, kötülüklerden sakınma, dinî emirleri titizlikle yerine getirme) kaybolduğunu; bunun yerini, tamahın ve ihtirasın aldığını belirtir.
Kuşeyri, bu iddialarının devamında, sofu takımının şeriata hürmet etmediğini, dine karşı kayıtsızlıklarını; bu yolun menfaat temin etmede en güvenilir yol olarak görüldüğünü dile getirir. O’na göre, yine bu sofu kesimi, işlenmesi mahzurlu olan şeyleri hiç aldırmadan işlemişler; halktan, kadınlardan ve zâlim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır.
Kuşeyri, eleştirilerinin dozunu daha da artırarak, sûfîlerin, işledikleri haramlardan veya işlemedikleri farzlardan dolayı azarlanıp yerilemeyecekleri ve kazanmış oldukları mertebelerden dolayı, beşerî varlıklara ait hükümlerden sorumlu tutulamayacaklarını iddia ettiklerini belirtir. (Bak. Abdulkerim Kuşeyri, Kuşeyrî Risâlesi, Hazırlayan Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, 2. Baskı, İst. 1981, s, 95.)
Büyük mutasavvıflardan kabul edilen Mevlâna da, (1207-1273) kendi devrindeki bazı sûfilerive şeyhleri temiz olmamakla ve ahlâksız işler yapmakla suçlamıştır. (Bak. Abdulbâki Gölpınarlı, Mesnevî Tercemesi ve Şerhi, 2. Basım, İnkılâb ve Aka Kitabevleri, İst. 1984, c, V-IV, s, 37-43)
Tabiî ki bu arada şunu da söylemek gerekir… Eğer sûfîlik, Kur’an ve sünnetin ruhu olarak takdim ediliyorsa, elbette ki bunun doğrusu vardır. Âkif’in eleştirdiği tasavvuf, bunun dışında olan bir tasavvuf anlayışıdır.
[38] Bak. Âkif, Safahat, s, 368-369.
[39] Düşünme, yapılacak olan bir işin sonunun nereye varacağını önceden hesap etmektir. Bir anlamda düşünme, “sebep-sonuç ilişkisi” üzerine kafa yormaktır. Meselâ arpa ekenin buğday biçemeyeceğini bilmesi, sağlıklı bir düşüncedir.
[40] Müslümanlar ilk iki asır içinde, her alanda, bir ellerini Kitab’a, bir ellerini de hayata koyarak kâinata bakmıştır. Onun için de, deneysel bilimlerde de çok önemli seviye kat etmişlerdir. Öyle ki, o zaman yapılan pek çok buluş olmasaydı, dünya bugünkü teknolojiyi yakalayamazdı. Meselâ Batı, matematikte kullanılan bu günkü rakamları Müslümanlardan almasaydı, kesinlikle ne keşif yapabilir, ne de ileri kabul edilen teknolojiyi yakalayabilirdi. Çünkü kendilerinin kullandıkları Romen rakamları ile çok sınırlı sayıda hesap yapılabilmektedir.
[41] İsmail Hakkı Şengüler, Mehmed Âkif Külliyatı, Hikmet Neşriyat, İst. 1992, c, 9, s, 123-126. (Yusuf, 12/105. âyetin tefsiri: “Hem göklerde hem yeryüzünde ne kadar ibretler vardır ki, yanı başından, başlarını öte tarafa çevirirler de öyle geçerler.”)
[42] İ. H. Şengüler, age, c, 9, s, 119-122. (Bakara, 2/170. âyetin tefsiri: “Hem onlara: ‘Allah ne göndermiş ise ona uyunuz’, dendiği zaman, ‘Biz, daha iyi, atalarımızı müdavim bulduğumuz şeylere uyarız’ derler. Pek a’la!… Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş, doğru yolu seçememiş ise, yine mi uyacaklar?”
[43] İ. H. Şengüler, age, c, 9, s, 39-42. (Naziat, 79/42-46. âyetlerin tefsiri: Senden kıyametin ne zaman kopacağını soruyarlar. Bunu düşünmekten sana ne? Onu bilmek ancak Tanrı’nındır. Sen, yalnız, ondan korkana tehlikeleri anlatmakla me’mursun. Onlar kıyameti gördükleri zaman, dünyada bir sabah, yahud bir akşam kalmışlar, sanacaklardır.“)
Görüldüğü gibi Kur’an’da, insanların kıyâmet sorusuyla oyalanmamaları istenmektedir. Âkif, bu tip sorularla oyalanmanın bir anlamanının olmadığını özellikle belirtir. Bunun gibi başka sorular da vardır. Meselâ ruh gibi… Şimdiye kadar bu konuda, hiç bir güvenilir bilgi üretilememiştir …Yineölümden sonra dirilişin nasıl olacağı?… Önemli olan, insanın kıyamete hazırlıklı olmasıdır. Zaten Hz. Peygamber de bu konuda uyarıda bulunmuştur.
[44] İ. Hakkı Şengüler, age, c, 9, s, 115-118. (Mü’min, 23/21. âyetin tefsiri: Yoksa, yeryüzünde de dolaşmadılar mı ki kendilerinden evvel gelenlerin akıbetleri nasıl olduğunu göreler?İşte, yeryüzünde kuvvetçe, âsâr-ı medeniyetçe kendilerine fâik iken günahları yüzünden Allah ötekileri helâk etti; hem onları Allah’ın azabından bir kurtaran da olmadı.”)
[45] Âkif, Safahat, s, 495.
[46] İ. H. Şengüler, age, s, 161-164. (Hac, 22/45-46. âyetlerin tefsiri: “Zulme daldıkları için helâk ettiğimiz ne yurtlar var ki: Üstü altına gelmiş yatıyor; ne kuyular var ki: Başında, ne yüksek kal’alar var ki: İçinde kimseler yok! Acaba bunlar yeryüzünde hiç dolaşmıyor mu ki: Düşünecek kalbleri yahut görecek gözleri olsun? Şu hakîkat iyi bilinmelidir ki: Gözler kör olmaz; lâkin asıl göğüslerdeki kalbler kör olur.”
[47] Vehbi Vakkasoğlu, Mehmed Âkif, 2. Baskı, İst. 1976, s, 238-239.
[48] Bak. M. Âkif, Sebîlürreşâd, c, IX, sayı: 231. Bu dergi, “Sıratımüstakim” dergisinin devamıdır. Sıratımüstakim, 27 Ağustos 1908’de yayınlanmaya başlar. Haftalık olan derginin sahipliğini Eşref Edib (1883-1971) yapmaktadır. Dergi, “din, felsefe, edebiyat, hukuk ve ulûm”dan bahsetmektedir.Âkif dahil, İslâmcı olarak bilinen aydınların (yıkılmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti’ni, İslâmî birlik altında kurtarma projesi ortaya koyanların) toplandıkları bu dergi, 183. sayısından itibaren (8 Mart 1912) “Sebîlürreşâd” adını almıştır.
Bu dergi, Millî Mücadele yıllarında Ankara, Kastamonu ve Keyseri’de yayınına devam etmiştir. 641. sayısında (6 Mart 1925) Bakanlar Kurulu tarafından kapatılmış; 1948’de yeniden çıkmış ve 362 sayı daha yayınlandıktan sonra, 1966’da yayın hayatına son vermiştir.
[49] Nazariyât: Kuram, teori. Âkif’in kastettiği nazariyât, pratikte pek değeri olmayan ve öğrencilerin seviyesinin çok üstünde olan bilgilerdir. Pek çok yazılarında buna temas etmektedir.
[50] Bak. M. Âkif, Sebîlürreşâd, c, IX, sayı: 232.
[51] Âkif, Safahat, s, 130.
[52] Âkif bunları anlatırken tarihten misaller verir. (Bak. Safahat, s, 279-283)
[53] Âkif, Safahat, s, 280-281.
[54] M. Âkif, Kur’an’dan Âyetler, (Derleyen: Ö. Rıza Doğrul), Yüksel Yayınevi, İst. 1944, s, 115.
[55] Âkif, Safahat, s,130.
[56] İ. H. Şengüler, age, c, 9, s, 214-215.
[57] Âkif, Safahat, s, 126-130. Âkif bu konuyu, “Köse İmam” şiirinde, enine boyuna tahlil eder.
[58] Âkif, Safahat, s,130.
[59] Âkif, Safahat, s,129.
[60] M. Âkif, Kur’an’dan Âyetler, s, 274.
[61] M. Âkif, Kur’an’dan Âyetler, s,274
[62] M. Âkif, Kur’an’dan Âyetler, s, 275-276.
[63] Âkif, Safahat, s, 281.
[64] İsmail b. Muhammed El-Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, (1-2), 3. Baskı, Beyrut 1351 H. c, 1, s, 421. (Hadis No: 1350)
[65] Âkif, Safahat, s, 307.
[66] Âkif, Safahat, s,308.
[67] Âkif, Safahat, s, 130.
[68] Bak. Eşref Edip, M. Âkif’in Hayatı ve Eserleri, İst. 1939, c, 2, s, 216-218.
[69] Âkif, Safahat, s, 400.