Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

HER İŞE BURNUNU SOKMAK

Nasreddin Hoca, üzerine vazife olmayan işlere karışan meraklı kişileri eleştirir. Hatta zaman zaman azarlar…

Bir keresinde Hoca çarşıda dolaşmaktadır. Bu esnada gevezenin biri şöyle der:

-Hoca Efendi! Az önce nar gibi kızarmış bir tepsi baklava götürdüler.

Hoca hiç aldırış etmez. Bana ne, der.

Bu sefer adam lafı değiştirir…

-Ama baklava tepsisini sizin eve götürdüler

Hoca bu sefer biraz kızar…

-O zaman, sana ne, der.

Bir zamanlar Anadolu’da o kadar çok ticari holdingler ortaya çıkmıştı ki… Bunların çoğu kısa zamanda battı…

Uzmanların dediklerine göre bu işte bilgisizlik, samimiyetsizlik, görgüsüzlük ve din istismarı söz konusuydu…

İşin bir vahim tarafı da şu:

Bu kuruluşların çöküşü, pek çok insanın ümitlerini ve güven duygularını da yerle bir etmiştir.

Bunlara ilaveten, tecrübeli bir hesap uzmanının da şöyle bir tespite var:

Holding başkanları kendilerini, her birimin başındaki sorumlu kişilerden daha bilgili görüyormuş. Bu yüzden de yerli yersiz işlerine karışıyormuş.

Bir dostum anlatmıştı…

Bir zamanlar ilçelerinde yetkili bir kişi varmış. İdaresi altında bulunanlara o kadar müdahalede bulunuyormuş ki… Herkes uygulamalarından illallah etmiş.

Bakmışlar, bu kişinin söz dinleyeceği falan yok. Düşünmüşler taşınmışlar, kendilerine göre şöyle bir yol bulmuşlar:

Herkes bundan böyle, hiç götürülmeyecek meselelerine de yetkiliye götürecek…

İlk anda yetkili, bu işten o kadar çok mutlu olmuş ki… Her fırsatta, “demek şimdi anladılar kıymetimi”, diyerek öğünmeye başlamış.

Fakat belli bir müddet sonra, öyle bitkin düşmüş ki… Hemen ilgilileri çağırıp şu açıklamayı yapmış:

-Ben size güveniyorum! Ne yaparsanız yapınız!

Bu açıklama, bundan sonra her işe burnunu sokmayacağı anlamına geliyor.

Peki, bir yönetici için, böyle bir karar doğru mu?

Elbette hayır… Ne rehberlik ne de denetim yapmadan asla olmaz.

Bir sohbet esnasında, bir bilim adamı anlatmıştı. Şu anda çok meşhur olan ticari şirketlerden birisinin sahibi de bu burun sokma işini çok yapıyormuş. Tam batmak üzere iken uyarmışlar… O da ulu sözü dinlediği için uluya kalmamış…

Bir ara bir sempozyumda, oturumlardan birini yönetiyordum. Baktım konuşmacılar arasında tanıdık bir sima da var… Hani, şu bilip bilmediği her konuda konuşmak için, sempozyum sempozyum dolaşan cinslerden birisi…

Daha açılış yapmadan kulağıma eğilerek, “Hocam ne olur, bana on dakika daha fazla zaman ver.” demez mi?

Daha önce tebliğini okumuştum…

Teklif bayağı can sıkıcıydı. İster istemez, kendisine şu uyarıyı yapmak zorunda kaldım…

-Zaten konuyu anlamadan, oradan buradan derleyerek yazmışsın. Bir de fazladan zaman istemeye utanmıyor musun?

Ne yapalım, bazen dedirtiyorlar.

Şu hikâye de tam bir ibretlik…

Bazı çevrelerin aşırı pohpohlayarak ünlü ettiği bir ilim adamı (!) tanırım. Bir sempozyumda müzakerecisi, bunun tebliğini yerden yere vurdu. Hatta şu ifadesi çok çarpıcıydı…

-Ben falan denilince, bayağı bir ilim adamı sanıyordum! Ama ne yazık ki, yazdıkları da konuşması da beş para etmiyor. Bu nasıl olur?

Sonra, bu eleştirilen şahıs cevap vermeye kalkıştı. Ama bir türlü beceremedi. Bilakis çırpındıkça daha da battı. Çünkü hakkında söylenenler o kadar gerçekti ki…

Ne yazık ki bu tip kişilerde, utanma ve arlanma duygusundan eser kalmıyor. Ar damarları da çatlamış vaziyette. Hep bildiklerini okuyorlar. Yeter ki o meclis senin, bu toplantı benim diyerek gezip tozsunlar. Tabiî ki ekmek elden, su gölden.

Ama sabırlarına (!) hayran olmamak mümkün değil. O Pazar, şu çarşı demeden, her yerde bozuk mallarını satmanın bir yolunu buluyorlar.

Eh, ne derler? Bitli baklanın kör alıcısı olur.

Bu konuda, M.Ö. birinci yüzyılda yaşamış olan Hint Filozofu Beydaba’nın şu hikâyesi de bayağı düşündürücü…

Bir marangoz, büyük bir kütüğü ortadan ikiye biçiyormuş. Fakat bu iş çok zormuş. Çünkü kütük, hem uzun hem de kalınmış. Bunun için, testereyle kestiği yere bir odun parçası sıkıştırıyormuş. Böylece kesilen yerin yarılması daha kolay oluyormuş.
Ne olduysa, bir ara marangoz ihtiyaç gidermek için çalışmasına ara verir.

Tam bu sırada, sabahtan beri ustayı gözetleyen bir maymunun eline fırsat geçer.

Hemen testereyi alıp kütüğü biçmeye başlar. Bu arada, marangozun yardığı yere yerleştirdiği odun parçasını da çıkarır. Bu sefer, yarılan kısım birleşir. Bu esnada, üzerine oturan maymunun kuyruğu da arasına sıkışır.
Zavallı Maymun, can havliyle bağırmaya başlar.
– İmdaaat! Kurtarın beni! İmdaaat!

Bunu duyan usta, hemen yetişir. Fakat gördükleri onu şaşırtır. Âdeta gözlerine inanamaz. Zavallının kuyruğu koca kütüğün yarılan kısmına sıkışmış…
Neyse, güç bela kurtarır. Ama bir güzel de azarlar. Ardından da şu nasihatte bulunur:
    – Bir daha olur olmaz şeye burnunu sokma!

Bu konuda anlatılacak o kadar çok şey var ki.

Bizden bu kadar.

Biraz da gerisini siz getirin…

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir