Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

ALDIRMAK YA DA ALDIRMAMAK

Yaratılıştan gelen bir duyguyla insan, içinde bulunduğu çevreyi önemser ve algı (idrak) alanına giren her şeye bir şekilde ilgi duyar. Yalnız küçük yaştan itibaren bu duygunun olumlu yönde eğitilmesi büyük önem arz eder.

Meselâ insan kendi sağlığını, başkalarına zarar vermemeyi, yardımlaşmayı, faydalı işler yapmayı, güvenilir bir kişilik geliştirmeyi ve başkalarının haklarına saygı duymayı önemsemeli.

Yine insan, bu âlemde kendisinden başkalarının da olduğunun farkında olmalı. Yoksa ne kim olduğunu anlayabilir, ne de hayatı anlamlandırabilir. Bu olmazsa, kendisine doğru bir istikamet tayin edemez.

Maddi anlamda uyuşturucular, kötü alışkanlıklar, bazı ilaç ve hastalıklar, korkular, toplumsal baskılar, savaşlar, bilgisizlik, bir kişi ya da çevreye körü körüne bağlılık, bencillik, anarşi ve terör, insanı pek çok şeye karşı duyarsız hale getirebilir.

Aldırma duygusunu canlı tutmak ve sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi için, kâinata bütüncül bir şekilde bakılması gerekir. Zerreden kürreye her şeyle anlamlı bir ilişki kurulursa, insan hiçbir varlığa karşı ilgisiz kalamaz. Nitekim Kur’an’ın baştan sona, bu yönde bir bilinçlilik geliştirmeyi hedeflediğini hatırlatmakta yarar var.

Peki, bu nasıl olacak?

Bir kere şu husus çok iyi bilinmeli…

Hepimiz bir gemide gidiyoruz. Şayet biri dibini delmeye kalkışırsa, gücüne göre herkes ses çıkarılmalı. Hiç kemse, beni sokmayan yılan bin yaşasın dememeli. Hiçbir şey çok uzak değildir. Onun için, “el başında dağ başında” düşüncesi kafalarda yer etmemeli. “Benden sonrası tufan” diyenler, sadece kendilerini düşünüp başkalarını umursamayanlar, bir gün öyle bir fırtınayla tutulurlar ki…

Bakınız, Nasreddin Hoca, bu duyarsızlığı nasıl canlandırıyor?

Bir gün komşusunun eşeği kaybolur. Herkes bulmak için dört bir tarafa dağılır. Hoca da aramaya katılır. Ancak Hoca, dağ bayır eşek ararken türkü söylemeye başlar.

Sorarlar:

– Hoca, ne yapıyorsun böyle?

Kendisini şöyle savunur:

-El elin eşeğini türkü söyleyerek arar!

Şu hikâye de umursamazlığı güzel dile getirir:

Adamın biri, evinin neresinde bir çatlak olursa, hemen sıvayı basarmış. Fakat gel zaman git zaman, çatırdayarak çökmüş. Nerdeyse kendisi de altında kalıyormuş.

Arkasından, bir iç çekerek serzenişte bulunmuş…

-Be sevgili evim! Neden yıkılacağını daha önce haber vermedin?

Evin cevabı düşündürücüdür:

-Söyletmedin ki… Ne zaman ağzımı açsam, derhal kapattın!

Mehmet Âkif de konuyu şöyle anlatır:

Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi. 

Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi. 

Lakin aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek, 

Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek! 

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı… 

Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! … 

Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üsluba sok: 

Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok. 

Başka bir şiirinde de meseleye şöyle yaklaşır:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. 

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım!… 

-Boğamazsın ki! 

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım. 

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; 

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. 

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale; 

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale! 

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum 

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! 

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, 

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! 

Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım. 

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! 

Geliniz görünüz ki, günümüzde çoğu insan, bir yerde kavga görse ayırmaya çalışmıyor. Nerdeyse herkes üç maymunu oynuyor… Görmedim, duymadım, bilmiyorum!

Yine, güvenip de birbirine kefil olamıyor… Çünkü olanlar perişan olmuş. Borç alıp verme işi de öyle…

Biliyor musunuz? Tarihte, aldırmayan ve duyarsızlaşan toplumların başı hep belaya girmiş. Hatta çoğu yıkılıp gitmiş.

Bütün bunlardan ders alınırsa şöyle bir sonuç çıkarılabilir:

Aldırıyorum, öyleyse varım!

 

1 Comment

  1. Esma

    Ey Muhammed ! Onlara, deniz kıyısında bulunan kent halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.
    164. Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)” demişlerdi.
    165. Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.

    Araf suresi

    Reply

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir