Liyakat, kelime anlamı itibariyle, “kabiliyet, yetenek, uygunluk, yeterlik, yararlılık, hüner, kifayet, değer, yerinde doğru davranış, yakışık alma, yaraşır olma” gibi anlamlara gelir.
Istılah (terim) olarak ise, “Bir kişinin, bir iş ya da vazife için gerekli olan şartları taşıması” demektir.
Sanırım, şu birkaç misâl, konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Bilindiği gibi Hz. Peygamber, Mekke’de evrensel mesajı sunma imkânı kalmayınca, 622 yılında Medine’ye hicret etme kararı alır. Yanında yol arkadaşı olarak sadık dostu Hz. Ebu Bekir vardır. Bu yolculukta, can düşmanlarının hırslarına hedef olmadan, sağ salim hedefe varmak çok önemlidir.
Bu tarihî ve kutsal seferde yol kılavuzu Abdullah bin Ureykıt’dır.
Hem işi bilmesi hem de güvenilir olması tercih sebebidir.
Aslında bu kişi bir müşriktir. Yani Allah’a ortak koşmaktadır. Ama bu vasfı, rehber olmasına engel değildir. Önemli olan bu iş için ehil olmasıdır.
Görülüyor ki Hz. Peygamber, “Bu bizdendir” diyerek bir yakınını ya da bir Müslümanı rehber olarak tayin etmemiştir. Bu özelliği, O’nun yüksek ahlâkının bir göstergesidir.
Daha sonra Allah Hz. Peygamber’e, çıkarıldığı Mekke’yi fethetmeyi nasip eder. Bu esnada ilk iş olarak Ka’be’nin içini putlardan temizlemek ister. Anahtar ise bir müşrik olan Osman bin Talha’dadır. Öteden beri Ka’be kayyımlığı (hicâbet) gibi şerefli bir görevi, aşiretini temsilen bu şahıs yürütmektedir.
Hz. Peygamber anahtarı isteyince vermez. Hz. Ali kolunu kıvırarak zorla alır. Hz. Peygamber Ka’be’nin içine girer. Fakat bu esnada şu İlâhî emir gelir:
Allah emanetleri (işleri) ehil (uygun) olan kimselere vermenizi emreder.[1]
Bu ikazdan sonra Hz. Peygamber, anahtarı vermesi için, derhal Hz. Ali’yi, Osman bin Talha’yı aramaya gönderir. Osman bin Talha, önce bu işe şaşar ve arkasından da şu anlamlı soruyu sorar:
-Biraz önce, nerdeyse kolumu kırıyordun; şimdi ne oldu da anahtarı geri veriyorsun?
Hz. Ali şu açıklamayı yapar:
-Bu konuda Allah’tan emir geldi…[2]
Kur’an bize, Hz. Musa ile ilgili olarak şu ibretli olayı anlatır.
Hz. Musa Mısır kıralı Firavn’nun zulmünden kaçıp Medyen bölgesine gelir.[3] Oraya vardığında bir grup insanla karşılaşır. Bunlar hayvanlarını sulamaktadır. Yalnız koyunlarını sudan uzak tutmaya çalışan iki hanım dikkatini çeker. Yanlarına varıp durumu anlamaya çalışır. Onlar da, babalarının yaşlı olduğunu, kendilerine ancak, herkes çekip gittikten sonra sıra geleceğini söyler.
Hz. Musa hemen işe müdahil olup koyunlarını sular. Sonra da bir gölgeye çekilip istirahate çekilir. Bu arada karnı da fena halde acıkmıştır.
Bir müddet sonra o iki hanımdan birisi gelerek, koyunlarını sulamasına karşılık babalarının kendisine bir ücret vereceğini haber verir. Gidince, bu şahsın Hz. Şuayip olduğunu görür. Başından geçenleri kendisine anlatır. O da korkmaması gerektiğini söyleyerek teselli eder.
Bu esnada kızlardan biri babasından şöyle bir ricada bulunur:
-Babacığım! O’nu ücretle tut. Herhalde, ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olanı bu adamdır.[4]
Peki, “güçlü ve güvenilir olmak” ne demektir?
Haliyle çobanlık güç kuvvet ister. Fakat yetmez. Bir de dürüstlük, yani güvenilir olmak gerekmektedir. Bu olay aynı zamanda, güç ahlakına da güzel bir örnektir.
Mehmet Akif bu liyakat meselesini, eşeklerin ağzından şöyle anlatır:
Eşeklerin canı yükten yanar, aman, derler,
Nedir bu çektiğimiz derd, o çifte çifte semer!
Biriyle uğraşıyorken gelir çatar öbürü;
Gelir ki taş gibi hâin, hem eskisinden iri.
Semerci usta geberseydi… Değmeyin keyfe!
Evet, gebermelidir inkisâr edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün âkıbet, ancak,
Makaamı öyle uzun boylu nerde boş kalacak?
Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.
Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”
Nâsîhatim sana: Herzeyle iştigâli bırak;
Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.
Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün, gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum: Gönüllüsün semere;
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.”
Bütün bunlar gösteriyor ki…
İnsanlara liyakatlerine göre iş verilmeli. Yani insan, oturduğu koltuğu hak edip hakkıyla doldurmalı. İşte o zaman, böyle bir kişiyi kimse kıskanmaz. Helal olsun, hak etti, derler.
Bu konuda şu soru da çok önem arz eder:
Bu liyakat nasıl kazanılacak?
Başta eğitim sürecinde, yetenekler dikkate alınmalı. Ne tür eğitim verilirse verilsin, kesinlikle, kargayı bülbül yapmak mümkün değildir.
Şu atasözü meseleyi güzel anlatmaktadır:
Adam hacı mı olur varmakla Mekke’ye; eşek evliya mı olur, taş çekmekle tekkeye.
Yunus Emre de aynı konuya şöyle dikkat çeker:
Bir testiyi bir pınarın başına koysalar
Yüz yıl anda dursa kendi dolası değil…
Demek ister ki, bazı kitapları okumak, okulları bitirmek, mesleklerde uzman sayılmak, bir takım ilmî unvanlar kazanmak, yetişmiş olmayı ifade etmez. Tıpkı bir testinin pınarın başında beklemesi gibi.
Ya ne olacak?
Onu mutlaka pınarın suyunun ağzına tutmak gerek…
Tabiî ki liyakat kazanmak için, bilgi ve tecrübe de çok önemlidir. Yani, küpe girilmeden sirke olmak yok!..
Bağdatlı Ruhi[5] bu konuda şöyle bir eleştiri getirir:
Gör ol zâhidi sahibi irşad olayın der
Dün mektebe vardı, bugün üstad olayın der…[6]
Liyakat meselesi gerçekten çok önemlidir… Onun için olsa gerek, bütün kutsal kitaplar, peygamberler ve düşünürler, buna dikkat edilmediği takdirde ortaya çıkacak sıkıntılara dikkat çekmiştir.
Elbette ki bütün bunlar, aklını kullananlara bir fayda verir.
[1] Kur’an, Nisa, 58.
[2] Konu hakkında geniş açıklamalar, tefsir kitaplarında vardır.
[3] Medyen, Mısır’ın merkezine sekiz günlük mesafede bir bölgenin adıdır.
[4] Bak. Kur’an, Kasas, 28/21-30
[5] Bağdatlı Ruhi, 1605 yılında vefat etmiş ünlü bir divan şairidir.
[6] Beytin anlamı şöyledir: Mürşit olmak isteyen şu zahide bak! Daha dün mektebe başladı, bugün üstat olmak ister.