İşe alma konusu her devirde problem olmuştur.
Bunun için bazı kişi ve kurumlar, işe başvuran adaylara, alanla ilgili bilgi ve tecrübelerinin yanında, problem çözmeye yönelik bazı sorular yöneltirler. Kendilerince en uygun cevabı verenleri tercih ederler. Ayrıca günlük hayatı ile ilgili bazı noktaları da dikkate alanlar vardır. Meselâ ayakkabısını ne kadar hızlı giyebiliyor; tıraşını kaç dakikada oluyor, ayna karşısında çok mu duruyor?
Bu soruları daha da çoğaltmak mümkün…
Tabiî ki bütün mesele şu… İşe alınacak kişi, sağlıklı bir şekilde bunun üstesinden gelebilecek mi, gelemeyecek mi?
Konuyla ilgili olarak, fıkra niteliğinde pek çok şeyler de anlatılmaktadır. Nerdeyse herkesin bildiği şu olay oldukça dikkat çekicidir:
Bir keresinde, iş için görüşmeye çağrılan kişiler sıraya girer. Her çıkana, “Ne gibi sorular?” soruyorlar diye sorarlar. Onlar da tek soru olduğunu ve cevabın da çok kolay olduğunu söyler. Bir ara bir anons yapılır… Aranan kişi bulunmuştur. Sıradakiler gidebilir…
Peki, soru ne?
İki kere iki kaç eder?
Herkes buna, haliyle, “dört” diye cevap vermiş… Ama bir kişi hariç. O cevap vermeden önce, kendisi de bir soru sorar…
Kaç olmasını istersiniz?
İşte bu tavrı onun işe alınmasının yolunu açmıştır.
İşe kendi yakınını, mezhebinden ve meşrebinden olanları alanlar da az değildir. Özellikle bu konuda, üçüncü halife Hz. Osman başlı başına tarihî bir konudur.
O’na şöyle bir soru yönetirler…
Neden hep yakınlarınızı işe aldınız?
O da kendisini şöyle savunur:
Aldıklarım, sizin teklif ettiklerinizden daha kötü değil…
Demek k, eşit düzeyde insanlardan, kendi yakınlarını seçmiş.
Ama bu açıklama insanları tatmin etmez. En başta, kamu vicdanı yakınların işe alınmasını pek onaylamaz. Mutlaka alınma zarureti varsa, o kişinin, herkesin seviyesinden üstün olduğu herkesçe bilinmelidir.
Bu olay, İslâm dünyasındaki pek çok ayrılık ve ayrışmanın sebebi olarak gösterilmektedir.
Demek ki bazı zamanlarda işe alınacak kişilerde, ehil olmasının yanında bazı özellikler aranması gerekiyor. Tarihi gerçekler böyle söylüyor. İnsan psikoloji ve sosyolojisi de bunu destekliyor.
Bakınız, Hz. Peygamber, kendisine hicret kılavuzu olarak bir müşrik (ateist) olan Abdullah bin Uraykıt’ı seçmiştir. Üstelik bu kişi fakir ve borçludur… Hz. Peygamber için konulan ödül de çok yüksektir. Tam tamına iki yüz deve…
Ama bu kişi, başta işinin ehli. Diğer taraftan ahlâklı ve güvenilir…
Aynı şekilde, bilgisi, tecrübesi ve güvenilir oluşu sebebiyle, bir Hıristiyan olan Kelede’yi doktor olarak getirtir.
Hz. Peygamber’in hayatında, daha bunun gibi pek çok örnekler vardır.
Demek ki Hz. Peygamber işe alırken, “bizim adamımızdır, müslümandır, şöyle namaz kılar, böyle oruç tutar, şu kadar tespih çeker vs…” demiyor
Hz. Yusuf’un Eski Mısır’daki kıtlık krizini yönetmek istemesinin sebebi de bu işte ehil oluşuyla ilgilidir.[1]
Hz. Musa’nın Hz. Şuayb tarafından işe alınması da oldukça dikkat çekicidir.
Kur’an’ın bildirdiğine göre hikâye, kısaca, şöyledir:
Bilindiği gibi Hz. Musa, döneminin Firavn’unun[2] sarayında yetişmiştir. Bu, Hz. Musa’ya olan merhametini değil; tam aksine, İsrail oğullarına reva gördüğü zulmü göstermektedir.
Sebebine gelince…
Firavn bir rüya görür. Bunu da kâhinlerine yorumlatır. Derler ki, “İsrail oğulları içinde doğacak bir erkek çocuk senin tacına da tahtına da son verecek!..”
Bu cevap Firavn’u öyle korkutur ki…
Sonra şu insanlık dışı tedbiri alır… İsrail oğullarının kadın ve kızlarını sağ bırakıp, bütün erkekleri öldürmek.
İşte Hz. Musa tam da bu esnada doğmuştur. Annesi şimdi ne yapsın?
İlâhî bir ilhamla hemen yavrusunu emzirip bir sepetin içine koyup Nil nehrine bırakır. Ablasına da takip görevi verir. Sepet suyun akışına göre yol alır. Sonra da Firavn’un sarayının önünde durur. Firavn’un karısı bunu alıp evlat yapma konusunda kocasını ikna eder.
Aradan yıllar geçer. Hz. Musa olgunluk yaşına gelir. Bir gün saraydan dışarı çıktığında bir de ne görsün! İki kişi kavga ediyor. Birisi Mısır’ın yerlisi, diğeri de İsrail oğullarından… İsrail oğullarından olan yardım ister. Hz. Musa da gidip ayırmaya koyulur. Bu arada Mısırlı’ya bir yumruk atar. O da öyle bir etki yapar ki, Mısır’lı ölür… Hz. Musa bu işe çok üzülür. Kendisine bunu Şeytan’ın yaptırdığını düşünür…
Muhtemelen Şeytan, haklı olup olmadığı konusunda düşünme fırsatı oluşmadan, kendi ırkından olana yardımı fısıldamış olabilir. Bu da haliyle, insanî ve ahlâkî değildir.
Bunun üzerine Hz. Musa tövbe edip Allah’tan af diler.
Ertesi gün, o yardıma çağıran kişi yine birisiyle kavga etmektedir. Hz. Musa’yı görünce, yardım çığlığı atmaya başlar. Bu sefer Hz. Musa müdâhil olmaz. Ama kavga eden Mısırlı Hz. Musa’yı görünce, “Dünkü öldürdüğün kişi gibi beni demi öldüreceksin?” der.
Hz. Musa, olayın her tarafta duyulduğunu anlayınca o geceyi korku içinde geçirir. Bu arada, Mısır ülkesinin üst yöneticileri toplantı yapıp Hz. Musa’yı öldürme konusunda müzakereler yürütür. Bu durumu, Allah’a inanmış olan bir kişi duyar. Sonra da koşup Hz. Musa’ya haber verir…
Artık Hz. Musa’ya Mısır’dan çıkmanın yolu görünmüştür. Yanında hiçbir azığı olmadan, geceli gündüzlü olmak üzere, sekiz gün yol alarak Medyen denilen bölgeye ulaşır. Bir bakar ki bir kuyunun başında çobanlar koyunlarını suluyor. Fakat kenarda duran iki kadın da, koyunlarının suya gitmesine engel olmaya çalışıyor. Bu durum Hz. Musa’nın dikkatini çeker. Hemen yanlarına varıp durumlarını sorar. Onlar da babalarının ihtiyar oluşu dolayısıyla çobanlık yaptıklarını; herkes işini bitirdikten sonra kendilerinin de sulayacaklarını söylerler. Hz. Musa hemen işe müdahale edip onlarınkini de sular. Ardından da bir ağacın gölgesine çekilip Allah’a dua etmeye başlar. Karnı da çok açtır. Öyle ya, günlerdir ot ve yapraktan başka bir şey yememiştir.
Bir müddet sonra, o iki kadından birisi gelerek, koyunlarını suladığı için babasının ücret vereceğini söyler. Hemen kalkıp beraberce giderler. Bu şahıs Hz. Şuayb’dır.
Hz. Musa, önce, başından geçenleri anlatır. Hz. Şuayb korkmamasını ve emniyetli bir bölgede olduğunu söyler.
Bu esnada kızlarından birisi babasından, koyunları gütmesi için, bu kuvvetli ve güvenilir kişiyi ücretle çoban tutmasını ister.[3]
Bundan sonra Hz. Musa’nın on yıl kadar süren çobanlık hayatı başlalar.
Bu hikâye’de “kuvvetli oluş”, o coğrafya şartlarında çobanlık için gerekli olan bilgi, yetenek ve fizikî gücü ifade etmektedir. “Güvenilir olmak” denilince de, ahlâk, edep, adâlet ve insanlık akla gelmektedir.
Şimdi sormak lazım…
İşe insan alınırken acaba akıllara ne geliyor?
Öyle sanıyoruz ki kişi, kurum ve toplumların kalitesini, bu soruya verecekleri cevaplarla ölçmek gerekir.
[1] Bak. Kur’an, Yusuf Suresi.
[2]Firavn, eski Mısır krallarının genel adıdır. Hz. Musa dönemindeki Firavn’un II. Ramses olduğu söylenmekdtedir.
[3] Hikâyenin tamamı, Kur’an’ın 28. Suresi olan Kasas’tan okunabilir.