Önce bir kaç olay anlatmaya çalışayım…
Egzoz borusu iyice yıpranmış ya da çatlamış arabalar görürsünüz. Bunlar acayip sesler çıkarır. Hele de hızlı sürerlerse… Ayrıca çıkardığı gazlar, havayı öyle kirletir ki…
İçimden bu gibi kişileri nazikçe uyarmak geldi. Şimdiye kadar onlarca kamyon, otobüs, minibüs, taksi vb. sürücüsüne söyledim. Sadece bir kişi teşekkür etti. Ya diğerleri? Onu hiç sormayınız…
Bir ara büyük bir mobilya sektörünün temsilcisiyle konuşuyoruz. Laf döndü dolaştı müşterilerin çoğunun kadın olmasına. Oran da verdi. Yüzde yetmiş kadar. Bunların bir özelliğini de söyledi. Ellerine fırsat geçse her sene yenisini ve modellisini almak.
Peki, sizce bu normal mi, diye sordum…
Onun için hava hoştu. Ne kadar çok ürün satarsa, firması kendisini o kadar çok ödüllendiriyormuş.
Sonra kendisine tahsilli bir müslüman olduğunu, dolayısıyla israfın da iyi bir şey olmadığını hatırlattım. Bu arada, bu konuda müşterilerini uyarıp uyaramayacağını sordum. Bir ara düşündü ve sonra dedi ki:
-Biraz düşüneyim…
Aradan epey zaman geçti. Tekrar uğradığımda yine aynı şeyleri konuştuk. Üç aşağı beş yukarı aynı cevabı verdi:
-Biraz daha düşüneyim…
Niçin düşünecekti?
Aslında israfın ahlâkî olmadığını iyi biliyordu. Ama bu pek umurunda değildi. Çünkü burada ahlâk, din ve etik bir şey kazandırmıyordu. Yani, vurdumduymaz olmasının sebebi gayet açıktı…
Bir keresinde de çelik kapılar üreten bir ustayı ziyaret ettim. Selam sabahtan sonra iş, Allah korkusunun iyi olup olmadığına geldi. Bir ara öyle heyecanlandı ki… “Allahsızlar, imansızlar, utanmazlar, fırsatçılar, şunlar bunlar…” diye sağa sola çatmaya başladı.
Haliyle daha sonra sakinleşti…
Sonunda, “Allah korkusunun ahlâkın en büyük kalıcı dayanağı olduğu” noktasında fikir birliğine vardık.
Ama sonu böyle bitmedi.
Sebebini merak etmişsinizdir…
Bir anda söz şu noktaya evirildi:
Allah korkusu olursa, insanlar bu kadar hırsızlık yapmaz. Çünkü vicdanları buna müsaade etmez. O zaman da insanlar çelik kapı vb. güvenlik tedbirlerine bu kadar ihtiyaç duymaz…
O da katıldı, bu yoruma.
Bu noktada kendisine bir soru daha sordum:
-Eğer insanlarda Allah korkusu olursa, hırsızlık endişesiyle bu kadar çelik kapı vb. şeyler yaptırmaz. Dolayısıyla sen de biraz işsiz kalırsın… Eh, çoluk çocuğun da var… Bu durumda da Allah korkusunun yine iyi olduğunu söyleyebilir misin?
Öyle bir afalladı ki… Adeta beyninden vurulmuşa döndü. Arkasından da şöyle bir açıklama yaptı:
-Ne desem, bilmem ki?
Kısaca anlatmak istediğim şu:
Yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı pek çok toplum kesimini dolaştım. Dertlerini ve tasalarını dinledim. Böylece hayat anlayışlarını ve ideallerini anlama fırsatı oluştu.
Sonuç şu:
Küresel ısınmaymış, ürünler GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) imiş, zehirli yiyecekler nerdeyse bütün pazarları doldurmuş, dağlar taşlar ve hatta denizler çöp dolmuş, liyakatsizler ayrık otu gibi her tarafı sarmış… Daha say, sayabildiğin kadar…
Bütün bunlar, çoğu insanın bir kulağından girip öbür kulağından çıkıyor.
Genelde tek bir dert var… Varsa yoksa para… O yoksa, orada din de yok, iman da yok… Varmış gibi olsa da yok… İşte, zurnanın zırt dediği yer burası!
Onun için, bir toplumu idare etmeye, eğitmeye ve faydalı bir iş yapmaya çalışanların, mutlaka bu vurdumduymazlıkları bütün boyutlarıyla bilmesi gerekir.
Âkif diyor ki:
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Bazıları da konuya şöyle yaklaşıyor:
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
“Aldırma gönül aldırma!..” şeklinde dile getirenler de var.
Buna göre insanın önünde iki seçenek var:
Aldıranların ve aldırmayanların yolu.
Bize kalırsa, aldırmayanlara (câhillere) aldırmadan, doğru bilinen istikamette, yalnız da olsanız, ümitsizliğe kapılmadan devam etmek.
Tabiî ki tercih, yine de sizin!..