Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

İLERİ GİTİĞİM ANLAR

“İleri” kelimesi, bir şeyin arka kabul edilen kısmına göre ön tarafını ifade eder.

Bu söze dayalı şöyle bir deyim de var

İleri gitmek…

 Bazı durumlarda, emsallerine göre “mesafe alma” işi, “ileri gitmek” anlamına geliyor. Ülkeler için, “ileri gitmiş ya da geri kalmış” ifadeleri kullanılabiliyor.

Bunlar daha çok olumlu anlamlardır.

Bir de “haddi aşma, ölçüyü kaçırma, aşırılığa kaçma vb.” anlamları var. Saatlerin ayarı bozulduğu zaman da bazen geri kalır, bazen de ileri gider.

Bir zamanlar benim de ileri gittiğim söylendi.

Anlatayım:

Öğretim üyeliğim sırasında bir ara, “hitâbet ve irşad” dersine giriyordum. Haliyle, ders materyalleri olarak, sınıfa meşhur hatiplerin konuşmalarını da getirip dinletiyordum. Sonunda da “hitâbet ve irşad” tekniği açısından değerlendirme yapıyorduk. Meselâ dil, muhteva (içerik), iletişim, konu seçimi vb. noktalardan….

Bir keresinde, meşhur kabul edilen bir şahsın vaaz kasetini, bölge tv. kanalından alarak sınıfa dinlettim…

Konuşma tekniği açısından fevkalâde. Ses tonu, mimikler ve jestlere diyecek yok. Hele dinleyenleri öyle bir heyecana kaptırıyordu ki…

Hatip konuşmasının bir yerinde, bir şahsın çeşitli kerametlerinden bahsediyordu.[1] Bir ara, ses tonunu da yükselterek aşağı yukarı şöyle bir ifade kullandı:

-Yer yüzünde bir yaprak düşse “O” bilir idi…

Peki, “O” denen şahıs kim?


[1] Kerâmet (كرامة ): Kelime olarak “iyilik, cömertlik, yüce davranış” anlamlarına gelir. Terim (ıstılah) anlamı ise, Allah’ın velî kulu denilen kişilerde ortaya çıkan “mevcut tabiat yasalarının dışında bir durum” demektir. Bu konuda, insanlık tarihinde pek eserler yazılmış, fikirler ileriye sürülmüş ve çok çetin tartışmalar yapılmıştır… Hele de İslâm dünyasında bu iş, başlı başına  bir mücadele alanı oluşturmuş ve iş çığırından çıkmıştır.

Bize göre, olaya, genelde, şahıs merkezli bakılmıştır.

Halbuki meselenin özü şudur:

 Allah yaratırken kâinata bir yasa koymuştur. Meselâ su boğar, ateş yakar…  Yani bütün varlıklar, bir yasa boyutu içinde hareket eder. Yalnız Yaratıcı zaman zaman, kendi gücünü göstermek için, geçici olmak kaydıyla, farklı boyutlar da yaratabileceğini hissettirir. Yani bir anda yakan ateş yakmaz, su batırmaz ve boğmaz olabilir. Tıpkı Hz . Musa’nın, odun olan asasının, geçici olarak, ejderhaya dönüşmesi gibi. Yine ateşin Hz. İbrahim’i yakmaması, aynı şeydir. Dolayısıyla kerâmetin, asıl itibariyle herhangi bir din ya da tarikatla alakası yoktur. Ne yazık ki kimi insan ve çevreler bu “kerâmet” meselesini câhilleri kandırmak, korkutmak, baskı kurmak ve sömürmek için, şahıs boyutlu olarak sürekli kullanırlar. Merak edenler, bu çerçevede daha geniş bir inceleme yaparlarsa, kendilerini kafa karışıklığından kurtarmış olurlar.  

İşte O… Yani, sizlerin de aklına gelebilecek tiplerden biri.

Sınıfta öyle bir hava oluştu ki… Sormayınız.

Öyle ya, böyle bir güç karşısında kim ürpermez!..

Öğrenciler sakinleşince sordum…

-Kur’an’da Allah, (En’am, 6/ 59. Âyette), bu güce sahip olanın sadece kendisi olduğunu bildiriyor.[2] Buna ne dersiniz?

Bu sefer biraz uyanır gibi oldular. Ama yine de sonunda diyeceklerini dediler…

-Hocam! Vâiz bunu söylerken başka şey kast etmiştir…

Diyecek bir şey yok. Durum bu. İtiraf edeyim; bunda bizim de pek çok suçumuz var. Hem de çok var.

Sonra, bu kaseti bir de bazı akademisyen hocalara izlettim.

Onlara da aynı soruyu sordum… Bir tarafta Kur’an âyeti, diğer tarafta şahsın vasfı?..

Biliyor musunuz, cevapları öğrencilerden daha ürkütücü ve korkunçtu.

Dediler ki:

-Sen de çok ileri gidiyorsun!

Öyle anlaşılıyor ki, çoğu kimse, söylenen ve yapılana bakmıyor. Eleştirel düşünceden hiç nasibi yok. Sadece söyleyene bakmakla yetiniyor. Hele bu söyleyen kişi, mübarekleştirilmiş bir şahıs ise, “ne derse doğrudur” mantığı ile yaklaşıyor. Orada artık ne akıl var ne de mantık. Kafalara tamamen safsata[3] hâkim.

Elbette ki ileri gidişim (!), sadece bu olayla sınırlı değil…

Zamanı gelince, onları da ele alırız.

Bir de size soralım:

-Sizler ne düşünüyorsunuz?


[2] İlgili âyetin anlamı: “Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.”

[3] Safsata (ﺳﻔﺴﻄﻪ): Akla uygun gibi görünen akıl dışı kıyaslar. Gerçek süsü verilmiş yalanlar.

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir