Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

KENDİ KAYIPLARINA ALKIŞ TUTMAK

Bu sefer size fabrikanın bahçesinde başlayan bir hikâye anlatmak istiyorum. Ama asıl hikâye, kafalarda oluşturulan bir “gönüllü köleleşme” hikâyesidir.

Bir gün patron, vardiya[1] çıkışı işçileri gruplar halinde toplar. Arkasından da şöyle bir teklifte bulunur:

-Gerçekte mülk Allah’ındır. Ben sadece sıradan bir emanetçiyim.[2] Sizlerden pek bir farkım yok. Şu var ki hepimiz buradan ekmek yiyoruz.

Dünyanın bin bir hali var.

Allah korusun! Burası batarsa, hepimizin hayatı kararır ve çil yavrusu gibi dağılırız.

Ne yaparız, nereye gideriz? Bu devirde kim bize bir dilim ekmek verir? Çoluk çocuk ne hallere düşer?

Onun için bu fabrika, bizim için bir bekâ[3] meselesidir.  

Bakınız, ne diyeceğim…

İzine çıkma vaktiniz yaklaşıyor. Elbet buna hakkınız var. Bu size ananızın ak sütü gibi helaldir. Yalnız size bir teklifim olacak:

Sözümü sonuna kadar dinleyip öyle karar verin.

Gelin, önce bir hesap yapalım…

Bu kadar kişinin izne çıktığını bir düşünelim. Şu kadar ay, gün ve saat yapar. Nereden baksanız, bu büyük bir üretim kaybıdır. Demokratik yolla aranızdan bir temsilci seçseniz. Onu sizin yerinize izne göndersekSizi temsilen en iyi otellerde kalsa, en güzel sofralarda yiyip içse, gerginliğini atmak için, tabaklar bardaklar kırıp eğlense…

Bu arada gittiği bölgelerin ileri gelenleri ile görüşüp fabrikamızı tanıtsa. Biz de bunları kaydedip mesai saatleri dışında sizlere izletsek… Gelince de tecrübelerini dinleyip paylaşsak…

Böylece hem üretim durmamış olur, hem de hepiniz, eşi benzeri görülmemiş birinci sınıf bir tatil yapmış sayılırsınız.

Bu açıklamayı, kabul etmeyeceğinizden endişe duyarak yapmış değilim. Hakkınızda hep “iyi şeyler ” düşündüğümü zaten bilirsiniz. Sonra, bizim kültürümüzde ekmek yenilen kapıya ihanet yoktur.  

Peki, işçilerin düşüncesi nedir?

Şimdiye kadar, akıllarının ucundan bile geçirmedikleri garip bir tatil teklifi ile karşı karşıyadırlar.

Ama bir taraftan da çok hoşlarına gider.

Hemen, patronun çok güvendiği işçilerden birisi öne çıkıp şu açıklamayı yapar:

-Arkadaşlar! Sizlerin de benim gibi düşündüğünden adım gibi eminim. Baksanıza, bir arkadaşımız bizim yerimize fedakârlık göstererek büyük zahmetlere katlanacak ve yorulacak. Bunu ancak kahramanlar ve liderler yapar.

Bundan iyisi can sağlığı…

Arkasından bir alkış tufanı kopar. Dakikalarca sürer.

Patronun isteklerine uygun olarak, hemen bir kulis faaliyeti yapılır. Ardından da temsilci seçilir. Cebine de, harcamaları için harçlık konulur. Ayrıca banka hesabına, bir yılda alacağı ücret kadar para yatırılır. Ve eline, gidiş-dönüş bileti de tutuşturularak yolcu edilir.  

Planlandığı gibi, her gün, kaydedilen görüntüleri, akşam neşe içinde izlenmeye başlarlar.

İşçiler, kuş sütü eksik lüks sofralara bakıp doyduklarını sanırlar. Deniz kenarında yürüyüşünü gördükçe serinlediklerini hissederler. Kumların üzerine uzanıp güneşlenmesini seyredince bronzlaşacaklarına inanırlar.

Sadece bu kadar mı?

Elbette değil…

Hakkında, birbirinden güzel ve anlamlı şiirler yazarlar.

Resimlerini yaparlar.

Bir taraftan da hayat hikâyesini anlatan bir kitapçık kaleme alırlar.

Küçükten beri farklı bir kişi olarak öne çıktığı, zekâsı, dürüstlüğü, cesareti, çilekeşliği, kin gütmediği, suda boğulmak üzere olan sinekleri kurtardığı, asil bir sülâleden geldiği, haksızlığa boyun eğmediği, komşularının folluklarından çaldığı yumurtaları arkadaşlarıyla paylaştığı, eşsiz bir liderlik ruhuna sahip oluşu, destansı bir dille anlatılır. Bilinen kusurları ve hataları varsa onlar da silinir.

Diğer taraftan, bu örnek ve parlak hayatını yansıtan bir heykeli de yaptırılır.

Bir grup da doğduğu evi ve çocukluğunun geçtiği yerleri ziyaret eder. Böyle birisini tercih ettikleri için, kendilerini dünyanın en şanslı kişileri olarak görürler

Mutluluk ve hayranlıkları gün geçtikçe daha da artar.

Üretilen bu eserler ve yapılan faaliyetler, bahçenin uygun yerlerinde sergilenir.   

Ayrıca bu işler için yarışmalar düzenlenip ödüller dağıtılır.

Tabii ki bütün masraflar, diğer işçilerin ücretlerinden gizlice fazlasıyla kesilir.

Anlaşılan o ki, işçilerin bilinçaltına, “güvenlik, rahatlık ve umut” ambalajı içinde bir “korku” enjekte edilmektedir.

Neticede işçiler, ikna olur. Patronlarına minnettarlık duygularını iletirken Allah’a da şükrederler.

Kısaca, herkesin konforuna diyecek yoktur.

Bu arada, arkadaşlarının döneceği günü iple çekerler.

Ve nihayet, o an gelip çatar.

Temsilci, büyük fedakârlıklarda bulunmuş bir kahraman edasıyla karşılarına çıkar. Bronzlaşmış ve dinlenmiş vücuduyla kalabalığa el sallar. Patron da evinin terasındaki şaşaalı balkondan, olup bitenleri izler.

Dillere destan bir karşılama yapılır.

Davullar, zurnalar, palyaçolar ve cambazlar…  Öyle eğlenirler ki… Coşku doruktadır. Adeta kendilerinden geçerler. Elleri kızarana kadar alkışlarlar. Kimisi gülmekten kırılır, kimisi de sevinçten ağlar. Kimisi de kendisini kaybedip orasını burasını jiletle çizer.

Tam bir arena.[4]

Ertesi gün herkes iş başı yapar. Yılın yorgunluğunu atmış olarak kendilerini dinlenmiş hissederler.

Aslında kaybettikleri şey sadece izinleri ve hakları değildir.

Hakikati ve onu algılama yeteneğini de kaybetmişlerdir.

Ama işin en trajik[5] yanı, bir illüzyonun [6]peşine takılarak kayıplarına alkış tutmalarıdır.

Sarhoşluk sürer…

Şimdiden, bir sonraki tatili dört gözle beklemeye başlarlar.

Ve böylece, farkında olmadan, öz kayıplarını coşkuyla alkışlayan ve kutlayan bir sürüye dönüşmüş olurlar.


[1] Vardiya: İtalyanca bir kelimedir. “Gemide nöbet beklenen yer” anlamına gelir. Daha çok şu anlamda kullanılmaktadır: Bir iş yerinde nöbetleşe çalışan gruplardan her biri.

[2] Emanetçi: Kendisine bırakılan eşyayı bir süre için ücret karşılığı koruyan kimse. Bir de işin mecazi boyutu var. Eğer bir kimse, “Ben emanetçiyim. Mülk Allah’ındır” derse şunu demek ister:

Bu dünya geçicidir. Ben misafirim. Elimdeki mal mülk ve imkânlar bana, karakterimi sergilemem ve iyilik yapmam için verilmiş bir imtihan aracıdır. Onun için bu nimetleri, onu verenin belirlediği kurallara göre kullanmam gerekir. Bu bana, kesinlikle öğünme ve büyüklenme hakkı vermez. Sadece sorumluluk yükler”

[3] Bekâ: Kelime, “kalıcılık, ölmezlik, devamlılık” anlamına gelir.  “Bu toplum ve ülke için bekâ meselesidir.” denildiğinde, konunun çok ciddi olduğu dile getirilir. Bir anlamda “var ya da yok olma” sınırına dayanılmış demektir.

[4] Arena: Asıl itibariyle İtalyancadır. Kelime anlamı olarak “arena”, “kumdemektir. Çünkü kanı emsin diye zemin kalın kum tabakasıyla kaplanmıştır. Eski Roma’da gladyatör dövüşleri, vahşi hayvan avları ve gösterilerin yapıldığı açık ve kapalı merkezi alan. Mecazî anlamda ise, “mücadele ve çekişme ortamı” demektir.
Günümüzdeki spor yarışmaları, konserler, tiyatro gösterileri ve büyük etkinlikler için kullanılan alan, salon ve stadyumlar da “arena” sayılır.
Tabi ki arena denilince akla daha çok “gladyatör dövüşleri” gelir. Eski Roma’da seyircileri eğlendirmek için buralarda köleler ve suçlular birbirleriyle veya vahşi hayvanlarla öldüresiye dövüştürülürdü. Bu yolla halkın yönetime karşı olan hoşnutsuzlukları bertaraf edilmiş de olurdu.

[5] Trajik: Çok acıklı, yürek parçalayıcı, feci.

[6] İllüzyon: Bir şeyi duyuların yanılsamasından dolayı farklı görme, yanılsama.

Yazılmakta olan “Hayatı Müsvette Yaşama Temize Çekmeye Vakit Bulamayacaksın” kitabından alınmıştır.

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir