Adam yine başlar, anlatmaya…
Eskiden allı şanlı bir aile imişler. Her yerde, “Beyzâdeler” diye anılırlarmış. Ağalar, paşalar ayaklarına kapanırmış. Memleketin her köşesinde, insanlar saygılarını göstermede kusur etmezlermiş.
Ya şimdi?
O günlerin yerinde yeller eser…
Bir zamanlar emrederek kazandıkları ekmeklerini, şimdi emekleriyle kazanmak zorunda kalmışlar. Vergi borçları yüzünden araziler, konaklar, bağlar ve bahçeler, bir bir elden çıkmış. Oturdukları köhne evin kirasını bile zar zor öder hale gelmişler. Bir düğünde, eskiden hizmetlerinde bulunan bir adamın, kendisini küçümsediğine ve üstten baktığına şahit olmuş. Hele o kâhyanın ihaneti yok mu?.. Elde kalan bir kaç parça malı, hiç utanmadan, sessizce zimmetine geçirmiş.
Anlaşılan o ki, güvendiği dağlara kar yağmış…
Bütün bu hikâyeler evde sık sık anlatılırmış. Çocuklar adeta ezberlemiş. Ara sıra fısıldaşıp “Babam yine başladı“, derlermiş.
Ama içlerinden biri farklıymış.
Küçük oğlan.
Meraklı mı meraklı…
Ailenin hikâyesini dinlemeye bayılırmış.
Özellikle de dedesinin hayatını…
O zamanda yaşasaymış kendisine de “beyzâde” diye hitap edilirmiş.
Pek sevmiş bu kelimeyi…
Beyzâde, bey oğlu!
Babası daha neler anlatmış neler…
Evlerinde bir ziyafet olsa, köylüler tavuklarını ve yumurtalarını kaptıkları gibi getirirlermiş.
Bir düğün olsa, hediyelerin bini bir para… Yağmur gibi yağarmış.
Hatta halktan birinin çocuğu evlense bile, hediyeler yine önce onların kapısını çalarmış.
Hele o övgüler…
Dedesinin yalanlarını “hikmet” diye anlatan dalkavuklar…
Gerçeği söyleyenlerin laflarını ağızlarına tıkıp bin pişman ederlermiş. Bir çırpıda, kıvrak zekâlarıyla onları, “câhil“, “inançsız” veya “hain” durumuna düşürürlermiş.
Eh, düşmez kalkmaz bir Allah!
Artık o günler geride kalmış. Ama özlemi, babanın kafasına bir mıh gibi çakılmış.
Derken bir gün baba oğluna der ki:
–Dün dağın yamacından topladığımız odunlar var ya… Onları eşeğe yükle. Pazara götürüp sat.
Çocuk güneşli ve tozlu bir günde pazarın yolunu tutar. Bir taraftan da hayallere dalar. Dedesinin gümüş tepsilerde yediği yemekler hatırına gelir. Hele ırgatların sırtına basıp da ata binmesi yok mu? “Keşke ben de görseydim”, diye aklından geçirip iç çeker!..
Bir de bakar ki, kendisini pazarın içinde bulmuş…
Hemen eşeğini, odunların satıldığı yere çeker. Ve başlar, yağlı bir müşteri beklemeye. Fakat hayallerinin pençesinden yakasını bir türlü kurtaramaz. Ah çekip durur.
Her halde “züğürt tesellisi” böyle bir şey olsa gerek.
Tam o sırada, kalabalığın içinden, eli bastonlu, zar zor yürüyen bir ihtiyar çıka gelir.
Çocuğu baştan aşağı bir süzer.
Sanki eski bir konağın avlusunda, dedesinin divanında gördüğü bir yüzü hatırlamış gibi olur. Gözleri kısılır, dudaklarında o bildik, yapmacık tatlı bir tebessüm belirir.
Yıllar önce, beylerin sofrasında övgüler yağdıran dalkavukların tebessümü.
Sonra, bastonuna yaslanarak yaklaşır, sesi yumuşak, alışılmış bir yalakalık tınısıyla yükselir.
Sonra, alışılmış bir pazarlık diliyle, nazikçe sorar:
-Beyzâdem! Kerem eyle, bu odunları kaça bırakırsın?
Çocuk birden irkilir.
Hayallerini süsleyen o kelime!..
Beyzâde!..
Kulaklarına inanamaz!.. Bunu bir kimlik teyidi olarak algılar.
Evet, o kelime… Ta kendisi…
İçi bir hoş olur…
Demek ki insanlar hâlâ biliyordu…
Demek ki o eski asâletleri unutulmamıştı…
Sonra, kendine gelir ve derin bir nefes alır. Sanki içinin derinliklerinde bulunan o zehirli ve sihirli gurur birden şaha kalkar.
Öyle basit bir şey değildir, söylenen.
“Beyzâdem!” demişti…
Rüya falan da olamaz.
Sanki hâlâ bu tozlu pazarda, onların yüceliğini, beyliğini ve büyüklüğünü bilen, önlerinde eğilmeye hazır sadık bir “tebaa” vardı.
Bu sefer odunları satmaktan vazgeçer. Onları, canına can katan o muhteşem kelime ile takas yapar.
İhtiyara der ki…
-Ne keremi? Ne parası?
–Madem bizi tanıdın ve o eski tahtımıza oturtup gururumuzu okşadın; bu odunlar, senin o tatlı diline ve sadâkatine kurban olsun!
İhtiyar bir an şaşırır.
Sonra da odunları alıp kalabalığın içinde kaybolur.
Aslında çocuk, kendisine o eski şanlı ismiyle hitap eden adama odun değil, sembolik bir rüşvet vermişti.
İhtiyar da belki bu kadarını beklemiyordu. Ama insanların onurunun odundan daha ucuz olduğunu bir kez daha anlamış oldu.
Diğer taraftan bu olup biteni gözleyenler, bu işe pek akıl erdiremezler. Sadece aralarında şöyle bir konuşma geçer:
-Demek ki bazı insanları satın almak için bir kelime yetiyor! Para gerekmiyor.
Eve dönünce, bütün bu olup bitenleri babasına anlatır.
-Baba! Bilsen, bugün neler oldu, neler! Nur yüzlü, tatlı dilli bir adam bana ne dedi, biliyor musun?
-Beni görür görmez ‘Beyzâdem!’ dedi! Ben de şanımızın ve efendiliğimizin hakkını vererek, odunları bağışladım.
Bir anlık bir sessizlik olur.
Adamın yüzü birden renkten renge girer.
Ve aniden, bir kırbaç gibi çocuğun yüzüne öyle bir patlatır ki…
Şırak!..
Çocuk, yanağındaki acıyla neye uğradığını şaşırır:
–Baba! Neden?
–O eski beyzâdelik günlerimizi, ballandıra ballandıra bize anlatan sen değil miydin?
Adam, insanların kendilerine kul köle olduğu dönemlerin bir daha geri gelmeyeceğini çok iyi bilir. Ama içindeki “hınç” bir yanardağ misâli, her zaman patlamaya hazırdır.
Dişlerini gıcırdatır.
Yumruklarını sıkar…
Ve öfkeyle bağırır:
-Be hey sersem!
-Sana, odunlar için vurduğumu mu sanıyorsun?
– Madem hala bize o eski efendilik günlerini hatırlatacak birini yakaladın…
-Bu kolay kolay ele geçmez bir fırsattı.
-Görmüyor musun?..
-Hala bize karşı ağzından “beyzâde” kelimeleri dökülen birileri var.
–Neden eşeği de vermedin?
Çocuk susup kalır.
O an anlar ki:
Tokadın sebebi “ekonomik bir zarar” değil.
Bazı insanlar için gerçek kayıp, mal mülk değildir.
Gerçek kayıp…
Kaybolmuş bir saltanatın hatırası…
Ve bazen bir kelime, eşekten de, ekmekten de daha değerli olabilir.
Bir de gerçek “beyzâde” olsaydı, acaba ne yapardı?
Bırak odun ve eşek bağışlamayı, kimseye zırnık koklatmazdı.
Bütün bunlar bir şeyi anlatıyor:
Kimi insanlar, kaybettikleri iktidarı gerçek hayatta değil, hayal dünyasında yaşamaya devam edebiliyor.
Eh, diyecek bir şey yok.
Keşke baba çocuğuna, kuşaktan kuşağa aktarılan bir “statü travması” yaşatmasaydı. Bunun yerine, gerçek efendiliğin ve beyzâde olmanın yolunun, çalışmaktan ve insanlara hizmet etmekten geçtiğini öğretseydi!
Yazılmakta olan “Hayatı Müsvette Yaşama Temize Çekmeye Vakit Bulamayacaksın” kitabından alınmıştır.
