İnsan yolun sonuna yaklaştığında bazı şeyleri daha iyi anlıyor. Ama çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor.
Yaşlılara bazen sorarım:
-Hayattan ne anladınız?
Cevaplar, üç aşağı beş yukarı, aynıdır.
-Göz açıp kapayıncaya kadar geçti…
Bir kısım şairler de benzer şeyler söyler.
Yunus‘a göre dünya bir penceredir. Her gelen bakıp geçer.
Âşık Veysel ise, iki kapılı bir handan söz eder. Birinden girilir, öbüründen çıkılır.
Bütün mesele şu:
İnsan gerçekten yaşadığını fark ediyor mu?..
Bir gün sınıfta bu konuyu işliyorduk…
Sordum:
-Bilinçli yaşamak nedir?
Sonra, başımdan geçen bir olayı anlattım.
-Dün, yoğun trafikte, iki yüz metreyi nasıl geçtiğimi hiç hatırlamıyorum. Kafamda ne vardı, ben de anlamış değilim…
Sınıfta gülüşmeler oldu.
Ve ekledim:
-Hani bazen, namazda ne okuduğumuzu hatırlamayız ya… İşte bunun gibi bir şey…
Birden itirazlar geldi:
–Ne bazen’i hocam? Çoğu zaman!..
Haklıydılar.
İnsan gün boyunca pek çok iş yapıyor. Ne var ki çoğunun farkında olmuyor.
Sonra şu hikâyeyi anlattım:
Zamanın birinde, bir grup işçiyi toplarlar. Ellerine kazma, kürek ve gerekli aletler verirler.
Yapacakları iş basittir.
Gösterilen yerlere, verilen ölçülere uygun çukur kazmak…
Ücret iyidir.
İşçiler hemen işe koyulur.
Gün bitmeden iş tamamdır.
Sonra, sevinçle evlerine dönerler.
Ertesi gün yeni emir gelir.
-Çukurları kapatılacak!..
Biraz şaşırırlar.
Ama iş iştir.
Parayla değil mi?
Üçüncü gün aynı çukuru yeniden kazmaları istenir.
Dördüncü gün de doldurmaları…
İş, “aç-doldur” şeklinde sürüp gider.
Bu arada “Efendi”, uzaktan sakince izler.
Yeni talimatlar verir. İşçiler de hiç sorgulamadan uyar.
Bir süre sonra, ne olduysa, olur. Bazıları sorgulamaya başlar.
-Ne yapıyoruz?
-Neden?
-Bu çukurlar ne işe yarıyor?
Cevap kısadır:
-Efendi öyle istedi!..
Çok geçmeden, bütün işçilerde bir huzursuzluk başlar. Zaten birçoğu da çocuklarının benzer sorularına cevap vermekte zorlanmış.
Sonunda, “Bu iş anlamsız” diyerek, kazma ve küreklerini bir tarafa fırlatırlar.
Efendi gayet sakindir.
Der ki:
-Tamam. Ben sorgulayan işçileri severim!..
Vakit geçirmeden yeni bir teklif sunar:
-Bu sefer çukurları istediğiniz yere kazın.
Arkasından şu hizmetleri sunar:
Her gün farklı marka kazma, kürek, ayakkabı ve elbise.
Cep telefonu serbest.
Arka taraftan farklı müzikler.
Dinlenme saatlerinde onları oyalayacak eğlenceler.
Yemekler ise açık büfe.
Eh, yeme de yanında yat!
Biraz düşünürler. Sonra, ikna olup tekrar işe koyulurlar.
Aradan yıllar geçer.
Çukurlar kazılıp kapatılır.
Derken, yine bir kaç kişi düşünmeye başlar…
Sonra da sorarlar:
-Biz gerçekten ne yapıyoruz? Kafayı mı yedik? Ortada yine bir eser yok!.. Dönüp dolaşıp aynı şeyi tekrar ediyoruz.
Çukurlar yine aynı çukur. Sadece yeri değiştirildi.
Az da olsa bu sorgulama, bir kaç kişinin uyanmasına sebep olur.
İlk etapta onlar işi bırakır.
Ya diğerleri?
Çoğunluk konforu tercih eder. Bununla da kalmayıp arkadaşlarını suçlarlar:
-Bozguncular…
-Enayiler…
-Aptallar!..
Ne de olsa karınları doyuyor. Dışlanmak istemiyorlar. Rahatları da yerinde…
Gel keyfim gel!
Salla başı, al maaşı!
Bundan sonrası, belâsını aramaktır.
Daha ne istesinler…
Kısaca, anlamsızlığın konforu içinde yaşayıp giderler.
Hepsi bu kadar…
Gerisini de sizler düşünün!..
Yazılmakta olan “Hayatı Müsvette Yaşama Temize Çekmeye Vakit Bulamayacaksın” kitabından alınmıştır.
