Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

KENDİ ADIYLA VAR OLMAK

İnsan, sadece biyolojik bir canlı değildir. Kararları, tercihleri, değerleri, kültürü, tarihi, inançları ve duruşuyla inşa etti bir şahsiyeti de vardır. Ama bunu kazanmak için, çalışıp çabalamak şarttır. Başkasının gölgesine, unvanına ya da gücüne yaslanmakla bu iş olmaz.

Ne yazık ki, tarih boyunca pek çok kişi, kendi ismini ve öz kimliğini onurla taşıma yerine, başkalarının itibarından pay kapma yoluna giderek “gölge varlık” olmayı tercih etmiştir.

İşte şu hikâye, bunun trajedisini, sarsıcı bir şekilde, bütün çıplaklığıyla dile getirmektedir.

Bir gün, bilgisi, görgüsü ve nüktedanlığı ile de tanınan meşhur bir yazar hastalanır. Bunu duyan dostları ziyarete giderler. Adet olduğu üzere, sırasıyla yatağın başına eğilip “şifa ve geçmiş olsun” dileklerini iletirken isimlerini de söylerler. Yazar da göz kapaklarıyla onaylar. Ta ki o ana kadar…

O esnada, kendi varlığına ve kimliğine güvenemeyen, öz ismini kenara fırlatmış birisi öne çıkar. Eline varırken, ağzından şu sözler dökülür:

Bendeniz… Falanın damadı!

O an odada hava birden değişir.

Hayatı boyunca dalkavukluktan, başkasının gölgesine sığınarak yaşamaktan, “nüfuz ticareti[1] yapmaktan nefret eden yazar, ölüm döşeğinde bile olsa, bu karakter zafiyetine fazla dayanamaz. Fena halde sinirlenir. Hastalığını unutur. Zar zor yatağından doğrulur ve adeta bir kırbaç gibi sözü yüzüne şaklatır:

-Bana elini uzat! Sen kimsin be adam?

Nakledildiğine göre, daha farklı ifadeler de kullanır

Bu soru aslında, bir isim arama sorusu değil; bir insan arama sorusudur. Onun gözünde artık “damat“, bir hiç olmuştur. Yazar bu yolla, sadece dalkavukluğu hedef almıyor. Asırlardır toplumların yakasından bir türlü düşmeyen “bir yerlere yaslanarak var olma” hastalığını, bir anlamda, darağacına çekiyor.

Artık oda, loş bir hasta odası olmaktan çıkar,  sanki şahsiyet mahkemesine dönüşür. 

Peki, yazar neden bu kadar kızmış olabilir?

O iyi biliyordu ki, falanın damadı olduğunu söyleyen kişi şunları kast etmektedir: 

Ben tek başıma yeterli değilim. Hatta bir hiçim. Ama benim, güçlü ve değerli birisiyle bağım var.

Bütün mesele “güç ve güçlü görünme” meselesi. Ve bu yolla kişinin kendini, kendinden uzak bir “ben” ile anlatmaya çalışması.

Tabi ki duruma göre, bu gücün kim ve ne olduğu, yere, zamana ve yaşanılan toplumun algısına göre değişir.

Güç bazen bir lider, bazen bir makam, bazen bir şeyh, bazen de bir soy kılığına girebilir.  Hatta bir eşkıya ve çete ile münasebet bile, kimilerine bir sığınak olabilir. Önemli olan menfaat devşirmektir.

Bu tip kişiler her devirde olmuştur. Bunlar kimliklerini “şahsiyet ” üzerinden değil, bir yerlerle kurulan alaka üzerinden oluşturmaya çalışır.

Neden itibarlı veya kutsal kabul edilen kişilere yaslanma ihtiyacı oluşur?[2]

Öyle görünüyor ki, kişinin kendi öz değerleriyle kendisini inşa edememesi, yetersizlik duygusu, korunma ihtiyacı ve kimlik krizi yaşaması, onu dış dayanaklara yöneltebilir. Yine bir toplumda, kendi adıyla var olmaya çalışanlar sürekli engelleniyor, kapılar sadece birilerinin adamı olanlara açılıyorsa, orada da insanlar, bir yere dayanma yolunu tercih edebilir.

Güçle özdeşleşme arzusu da[3] bu konuda büyük rol oynamaktadır. Bu biraz da çocukluk dönemine ait kimlik ihtiyacı ile ilgilidir. Onun için çocuk, kendisine sorulduğunda, “ben babamın oğluyum” der. Ama yetişkin, “ben buyum” diyerek kendini tanıtır. Bu da gösteriyor ki, birilerinin gölgesinde yaşamaya alışmış olanlar, kolay kolay yetişkinliğe ulaşamıyor.

Onun için insan kendi adı, emeği, işi, ortaya koyduğu eser ve sorumluluklarıyla yaşamalı. 

Şu husus da çok önemli:

İyi bilinmelidir ki, güce yaslananlar, güç devrildiğinde, enkazın altında de kalır.   

ir güce yaslanarak yükselenler, güç devrildiğinde enkaz altında kalırlar.

Bir de şu var:

Eğer bu “dayanma ve yaslanma işi“, kişiye bir “ayrıcalık” sağlıyorsa, orada mutlaka kul hakkı da yenmektedir.[4] Bu da toplumda güven bunalımı yaratır. 

İşin başka yönü de şu:

İnsan birilerinin oğlu ya da kızı olabilir. Bir yere ait de olabilir. İçinde doğup büyüdüğü bir bölge de vardır. Ama bunları kendisi seçmemiştir. Onun için, bunlar bir uğursuzluk ya da şans olarak görülemez. Aynı zamanda sorumluluğu da ortadan kaldırmaz.

Fatih Sultan Mehmet‘le ilgili şu hikâye, üzerinde düşünülmeğe değer.

Şehzade Fatih, oldukça zeki bir çocuktur. Bunun yanında yaramazlığı da üstündedir. Hocalarını da pek dinlemez. Hocası,[5] bu durumu, babası II. Murad’a[6] bildirir.

Sultan, oğlunun iyi bir eğitim alarak düzgün bir karakter sahibi olmasını ister. Hemen hocasıyla bir plan kurar.

Buna göre, Şehzade Mehmet mektepteyken,[7] birden Sultan sınıfa girer. Görünürde hiç bir sebep yokken, hoca koca padişahı azarlar ve onu sınıftan kovar. Sultan hiç karşı çıkmaz. Boynunu bükerek dışarı çıkar.

Şehzade Mehmet bu manzara karşısında dehşete kapılır. Bir şeyler diyecek olur, ama başaramaz. Hocasının ne kadar güçlü olduğunu ve Koca Osmanlı Padişahı’nın nasıl aciz duruma düştüğünü sadece seyreder.

Bu olaydan sonra Şehzade Mehmed’in hocasına karşı tutum ve davranışları tamamen değişir. Sonunda kendisinde şöyle bir kanaat oluşur:

 “Babam koca Osmanlı Padişahıdır. Ama hocama olan saygısı çok yüksektir. O’nun karşısında eğiliyorsa, benim de aynı hürmeti göstermem lazım…”

Bu mizansenle II. Murad, kendi otoritesini sarsmış olmuyor. Ama hocanın (bilim adamanın) değerini yüksek bir noktaya taşıyor. Böylece Fatih Sultan Mehmet’in o disiplinli ve dâhî karakterinin temelleri, işte bu “saygı” dersiyle atılmış olur.

Yani, II. Murad oğlunun, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyerek yetişmesini istemez.[8]

Hz. Peygamber’in bu konudaki tutumuna da bir göz atalım.

“Ey Muhammed! En yakın akrabanı (Allah’ı dikkate alma konusunda) uyar![9] âyeti inince, Kureyş[10] kabilesinin bütün kollarını Ka’be’nin yanındaki Safa tepesine çağırır. Onlara, kendilerini ateşten (cehennemden) koruyacak hayırlı işler yapmalarını hatırlatır. Ayrıca, hiç bir şekilde, ahrette onlara şefaatçi olamayacağı üzerinde durur.

Başka bir zaman da kendi hane halkına, özellikle de kızı Fatıma’ya şu şekilde bir uyarı yapar:

-Ey kızım Fatıma! Kendi nefsini ateşten kendi (salih) amelinle satın al Gerçekten benim sana hiç bir faydam olmaz![11]

Görülüyor ki Hz. Peygamber, bir çocuğun ebeveyne yaslanıp da kurtulma ya da “ayrıcalık kazanma” hakkının olmadığını ifade ediyor. Yine bu yolla, “ferdi sorumluluk, eşitlik ve kendine güvenme” ilkelerinin önemine dikkat çekiyor. Diğer bir açıdan, bu vesileyle, “kendi öz emeğinle başarılı ol” diyerek bütün insanlığa “insanlık dersi” veriyor.

Ayrıca Hz. Peygamber bu tavrı ile, nepotizme (akraba kayırmacılığına) karşı olduğunu gösteriyor.

 Bu yolla vurgulanmak istenen husus şudur:

Varlık âleminde bir karşılıklılık yasası vardır.[12] Buna göre insan, (ahrette) sadece yaptığının karşılığını alacaktır.[13] Yani, hiç kimsenin başka birine faydası olmayacaktır.

Bir de, kendi makam ve mevkisinin gücünü, yolsuzluklarına[14] dayanak yapan tipler vardır. Bu konuda şu hikâye çok ibret vericidir.

Bir keresinde Hz. Peygamber, devletin vergilerinden olan zekâtı toplamak üzere bir memur görevlendirir. Bu memur döndüğünde şöyle der:

-Şunlar sizin. Bu da bana hediye verildi.

Hz. Peygamber, bu pişkince tavra karşılık tepkisini gösterir. Arkasından da minbere çıkarak şu açıklamayı yapar:

-Benim görevlendirdiğim bir memura ne oluyor ki gelip “Şu size aittir; bu bana hediye edildi’ diyebiliyor! Eğer o doğru söylüyorsa, babasının veya anasının evinde otursaydı da kendisine bu hediye verilseydi ya!”[15]

Ne demek istiyor, Hz. Peygamber?

“Bu hediye sana, zekât[16] (vergi) toplama memuru olduğun için verilmiştir. Kara kaşına kara gözüne bakılarak verilmemiştir. Bir anlamda burada,  memur olman dolayısıyla “nüfuz istismarı[17] vardır. Bu sebepten “gizli rüşvet” sayılır.

Yine bu uygulamada, kamu malının kutsallığı dile getirilmektedir.

Hz. Peygamber’in bu olayı, minberde dile getirmesi ise, son derce şeffaf bir yönetici olduğunu göstermektedir.[18]

Bu duruma göre kamu görevlilerinin hediye almaları hem yasak hem de ahlâk dışıdır.

Hal böyle iken kendisini Hz. Peygamber’in soyu ile irtibatlandırıp “ayrıcalıklı kişi” muamelesi görenler yok mu?

Elbette var.

Bunlara “seyit ve şerif[19]” denilmektedir.

Ayrıcalık tanınma işini, bazen ebeveynler de çocukları için isteyebilir.

Meselâ Hz. Nuh…

Gemiye binmeyen ve dağlara kaçarak büyük tufandan kurtulacağını sanan oğlu Kenan için, “ailemdendir” diyerek Allah’tan istekte bulunur. Allah da O’na şöyle cevap verir:

-Ey Nuh! Senin o oğlun, hiç de senin ailenden sayılmaz. Çünkü O’nun yaptığı (yahut senin onun kurtulmasını istemen) doğru bir iş değil.[20]

Demek ki kan bağının bir kıymeti harbiyesi yok.

Hâlbuki Hz. Nuh da çok iyi biliyor ki, yaratılış yasalarında insanın üstünlüğü, Allah’ı dikkate almaya ve iyi iş yapmaya (salih amele) bağlıdır. Ama bir anda dalgınlıkla bu yasayı unutuyor, Allah’ın yanındaki itibarını, oğluna ayrıcalık yapılması yönünde kullanmaya çalışıyor. Ve cevabını da alıyor. Tabii ki sonunda yaptığı işin hatalı olduğunu idrak ederek özür diliyor. Bir daha da bu hatayı tekrar etmiyor. Zaten bu durum, peygamberlerin temel özelliklerindendir.

Kısaca özetleyecek olursak, şunlar söylenebilir:

Görülüyor ki üstünlük, bazı makamlarda görev yapmak ve şerefli bir soydan gelmekle kazanılmaz. Önemli olan, iyi ve faydalı işler yaparak, kişinin kendi soyuna ve bulunduğu yere değer katmasıdır. Bu konuda şu söz meşhurdur: Bir makamın şerefi orada oturanların şerefine bağlıdır.

Şuna kesinlikle eminim ki, “iz bırakmak isteyenler“, konuyu daha derinden düşüneceklerdir.

En önemli iz ise kalıcı olan izdir. Onu şu âyet gayet güzel açıklamaktadır:

“…Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı derin bir sorumluluk bilinci taşıyanınız (takvada en ileri olanınız)dır…”[21]

Bu da şu demek oluyor:

Kişinin attığı her adımda, söylediği her sözde, ilâhî bir denetim altında olduğunu (Allah’ın kendisini gördüğünü) hissederek “sorumluluk” duygusuyla hareket etmesidir.

Gerçekten bunu özümseyen kişi, kimsenin görmediği yerde bile “doğru” olanı yapmaya çalışacak ve ahlâkını bu temel üzerinde inşa edecektir.


[1] Nüfuz etmek: Gücünü ve etkisini hissettirmek. Tesir altına almak. Nüfuz ticareti yapmak: Makam ve mevkiinden faydalanarak menfaat sağlayacak işler yapmak.

Ben falanın şusu busu olurum” demek, genelde bir kapı açmak için kullanılır. İş dünyasında, siyasi yapılarda, bürokraside yakınlık, bir para birimine dönüşür. İşte buna “nüfuz ticareti” deniliyor. Bu durumlarda kişi kendi emeğini değil, başkasının itibarını satar. Bu da şahsiyetin iflası demektir.

[2] Mevlana’nın bu konuda söylediği şu söz çok meşhurdur: Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!

Şu Arap atasözü de çok anlamlıdır: Ey genç! Hiç bir zaman, benim şöyle bir soyum sopum var, diye öğünme! Gencin soyu da sopu da, içinde bulunduğu durumdur.

Denilmek isteniyor ki, “Şu anda neysen, üzerinde olan hangi sorumluluğun farkındaysan, sen o’sun

Önemli olan iyi insan olmaktır. Bu da daha çok, kişisel sorumluluk, dürüstlük ve faydalı işler yaparak kazanılmaktadır. Sağlıklı kimlik ancak bu şekilde inşa edilebilir. Soyun sopun kültürel miras olmanın dışında bir değeri yoktur. Ama bu hiç bir zaman bir “iyi kişilik” üretmez. Üstelik buradan alınan “güç” sürdürülebilir de değildir.Gerçek asâlet ve güç” insanın çalışarak elde etmesiyle oluşur.

[3] Güçle özdeşleşme: Bu insanın temel duygularından birisidir.  Konu ile ilgili şu hikâye çok meşhurdur:

 Zamanın birinde bir meclise, kabadayı birisi girerek, yüksek sesle bağırır… Heyt! Var mı bana yan bakan!.. Bir anda ortalık buz keser. Bu esnada, orada oturanlardan birisi hızla kalkıp kabadayının yanına giderek bağırır… Var mı ikimize yan bakan?…

[4] Kul hakkı: Bir arada yaşayan insanların birbirlerine karşı sorumlukları vardır. Bunlar yerine getirilmezse kul hakkına girilmiş olur. Onun için eğer bir kişi, “güç” olarak görülen ve algılanan bir şahıs ve çevre ile “yakınlık” kartını kullanarak bir işe, bir ihaleye, bir kadroya, bir haksız kazanca ulaşırsa, orada kul hakkı var demektir. Çünkü bu, kendi emeği ile buralara ulaşmak isteyen insanların önünü kesmek ve hakkına tecavüz sayılır.

Hz. Peygamber’in bu konuda şöyle bir uyarısı vardır:

Kimin üzerinde kardeşinin ırzı (şerefi) veya malı ile ilgili bir zulüm/hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmayacağı (kıyamet) gününden önce ondan helallik alsın. Eğer salih ameli varsa, yaptığı zulüm miktarınca ondan alınır. Şayet iyilikleri yoksa, hak sahibinin günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir. (Bak. Buhari, Mezalim, 10; Rikak, 48; Tirmizi, Kıyame, 2.)

Bir de meşhur “müflis” hadisi var.

Hz. Peygamber diyor ki:

Müflis kimdir, biliyor musunuz?” Sahabeler: “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” derler.

Onların “müflis” sözünden anladıkları budur. Doğrudur da.

Ama Hz. Peygamber, başka bir müflis örneğine daha dikkat çeker.

Şöyle ki:

Bir kişi düşünün.

Kıyamet günü namaz oruç ve zekât sevabıyla gelmiş. Ama şuna hakaret etmiş, buna sövmüş, şunun namusuna iftira atmış, şunun malını haksız yere yemiş, şunun kanını dökmüş ve şuna vurmuş… Bu kişinin iyilik ve sevaplarından, hakkını aldığı kişilere verilir. Eğer bu iyilik ve sevaplar hak ödemeye yetmezse, bu sefer, hak sahiplerinin işlediği kötülüklerden (günahlardan) alınıp hak yiyenin sırtına yüklenir. Sonra da cezasını çekmek üzere ateşe atılır.  (Bak. Müslim, Bir ve Sıla, 59; Tirmizi, Kıyame, 2.)

Şu da iyi bilinmelidir ki, Kul hakkı, Allah’ın affetmediği tek haktır. Kul helal etmedikçe, o hak ödenmez              

[5] Hocanın, müderrislik, kadılık, kazaskerlik, şehzade hocalığı ve şeyhülislamlık yapmış âlim bir şahsiyet olan Molla Gürani (1410-1488) olduğu söylenmektedir. Akşemseddin (1389-1459) olduğu da iddia edilir.

[6] II. Murad (1402-1451): Altıncı Osmanlı Padişahı. Çelebi Mehmed’in oğludur.

[7] Mektep: Okul.

[8]Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

Bu daha çok, güçlü görünmek isteyenlerin kullandığı bir “güç gösterisi” ifadesidir. Ve şu anlamlara gelir:

Benden aşağı seviyede olduğunu unutma. Haddini bil. Benim ağırlığımı hisset. Beni sıradan biri sanma, ezerim seni. Beni ciddiye al. Karşında kim olduğunun farkında mısın, Gücümü hatırlatayım ki korkasın. Ben çok özel biriyim; ama sen onu göremiyorsun.”

[9] Bak. Kur’an, Hud Suresi, 11/214.

[10] Kureyş: Hz. Peygamber’in kabilesi.

[11] Buhari, Vesâyâ, 11; Müslim, İman, 248.

Hz. Peygamber’in uyarısının anlamı şudur:

 Kendi nefsini cehennem ateşinden kurtaracak bedeli kendin öde.
Bu bedel ise salih amel, iman, takva ve sorumluluk bilincidir
.

Burada bir “kurtuluş metaforu” vardır. Kur’an’da da benzer ifadeler yer alır. Hiç kimsenin, başkasının günahını yüklenmeyeceği hatırlatması yapılır

Ne diyor, sevgili kızına Hz. Peygamber? “Ben Peygamberim diye sana torpil yok.”diyor.

[12] Karşılıklılık yasası: Bu yasa, küçük yaştan itibaren, çeşitli yollarla insana mutlaka öğretilmelidir. Ve hayatın her alanında bu yasanın geçerliliğine vurgu yapılmalıdır. Sonra bu yasa, her iki dünyada da geçerlidir.

Bu konuda şu atasözü de ufkumuzu açmaktadır: Ne verirsen elinle, o da gelir seninle. Ne demek bu? Yani, sana yoldaşlık yapacak, seni kurtaracak olan şey, kendi yaptıklarındır. Başkasının çalışması ve işi seni kurtarmaz. Şahsiyet inşası için, bu son derece önemlidir.

[13] Bak. Kur’an, Necm Suresi, 53/39.

[14] Yolsuzluk: Sûiistimal. Bir görevi ve yetkiyi kötüye kullanma. Emanet edilen gücün kişisel menfaat için kötüye kullanılması. Rüşvet. Görevi kötüye kullanarak zorla çıkar sağlama (irtikab). Bütün bunlar kural ve kanun ihlali demektir.

[15] Bak. Buhari, Hibe, 17; Ahkam, 24; Müslim, İmare, 26.

[16] Zekât kelime anlamı itibariyle “Artma, arıtma, övgü ve bereket” demektir. Zekât iktisadi (ekonomik) anlamda, bir vergi türüdür. Zenginlerden alınıp sekiz sınıf verilir. Şahısların “zekât” adı altında verdiği yardımlar, kesinlikle zekât olmaz. Bu insanlar kandırılmaktadır. (Bak. Kur’an, Tevbe, 9/60-103. Ayetler) Ayrıca zekâtın verileceği sekiz sınıfı ancak devlet belirleyebilir. Çünkü bu zekât son derece hassas ve stratejik bir vergidir. Bunun dışında bir müslüman gönüllü yardımı (infakı) istediği kadar yapabilir. Bunun bir sınırı yoktur.

Bir de, “Biz şimdi zekât vermeyelim mi?” diye soranlar var. Çünkü yanıltılmaya alışmışlar. Büyük sanılan hocalar da büyüklüklerinin ispatı olarak, kişilerin zekât verebileceği konusunda bilerek ya da bilmeyerek insanları avutmuşlar. Bu yönetim sistemi ile alâkalı bir meseledir. Yani laik sistemde vergi isimleri farklıdır. Başka sistemlerde de öyledir. Hocalar aslında şunu söylemeliydi: Bu sistemde bir müslüman zekât adı altında bir vergi veremez. Zaten istenmiyor da. Ama “olur” diyerek, güya problemi çözmek için fetva vermek, tamamen bir saptırmadır. “Olur” diyenler, iyi niyetli olabilirler. “Umulur ki Allah sevap verir” şeklinde düşünebilirler. Birilerinin birilerine yardım ederek sevap kazanmasını istemiş olabilir. Ama bilgi olmayınca, iyi niyetin tek başına bir hayrı olmaz. Ha, şunu söyleyeyim… Bu bir din meselesidir. Öyle kafadan “dincilik oyunu” yapılmaz. O zaman “din görüntüsü” adı altında din dışına çıkılmış olur. Bu konuda Kur’an ve Hz. Peygamber’in uygulamaları son noktayı koymuştur.

[17] Nüfûz: Geçme, içe işleme. Sözü geçme, sözünü geçirme. Burada anlatılan mesele ise, bir kişinin şahsi menfaati için makamdan kaynaklanan gücünü kullanmasıdır.

[18] Şeffaflık yolsuzluğun önlenmesinde en etkili yollardan birisidir. Bununla birlikte, gerçek anlamda bağımsız yargı, ciddi denetim, aktif vatandaşlık (vatandaşlık katılımı), yaptırım, hesap verilebilirlik ve sivil toplum kuruluşlarının katkıları gereklidir. Tabii ki yönetim bu işi önemsemezse yolsuzluk önlenemez. Ve neticede bundan toplumun her kesimi ve ekonomi olumsuz yönde etkilenir. Haliyle güven de büyük yara alır. 

[19] Seyit: Hz. Peygamber’in küçük torunu Hüseyin’in soyundan gelenler. Şerif: Hz. Peygamber’in büyük torunu Hasan’ın soyundan gelenler.

Bilindiği gibi Kur’an’a göre üstünlük, soy ve kan bağına değil, inanç ve takvaya (her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek yaşamaya) bağlıdır. Onun için seyid ve şerif olmak, hiç bir kimseye “ayrıcalıklı olma ve tercih edilme hakkı” vermez. Aksine, daha fazla sorumluluk yükler. Çünkü onların “temsil etme özelliği” daha etkilidir. Hatalarının kötü örnek olma boyutu da çok yüksektir. “Peygaber’in soyu böyle olursa…” denilerek, suçlu kimseler kendilerine mazeret üretir. Ama Hz. Peygamber’in ailesi, vefa gösterme açısından, elbette sevgi ve saygıya fazlasıyla layıktır.

[20] Bak. Kur’an, Hud Suresi, 11/41-48.

[21] Bak. Kur’an, Hucurat Suresi, 49/13.

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir