Alışkanlıklar doğuştan gelmez. Daha sonra, gerekli gayretler gösterilerek, istenilen ve amaçlanan bir takım hareketlerin tekrarıyla kazanılır. Artık bundan sonra o davranışı göstermek için fazla bir çaba gerekmez. Tıpkı bir çocuğun okuma yazma öğrenmesi gibi. Başlangıçta biraz zorlanır. Ama bir takım sınama ve yanılmalar sonucu bu alışkanlık haline gelir. Artık iş tamamdır.
Alışkanlıkların kazanılması da, terkedilmesi de zaman alır. Yalnız önemli olan, zamanında iyi alışkanlıkların kazanılmasıdır. Bunlar kişi için de toplum için de çok önemlidir. Yoksa düzeltmek ve değiştirmek pahalıya mal olur… Şu atasözleri bu konuda yol göstericidir:
Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur…
Ağaç yaşken eğilir.
Demir tavında dövülür.
Peki, iyi alışkanlıklar denince neyi anlamak gerek?
Bu toplumların inançlarına ve kültürlerine göre değişir. Yalnız evrensel boyutta “iyi alışkanlık” olarak kabul edilen bir takım düşünce ve değerler vardır. Meselâ yardımseverlik, cömertlik, çalışmak, başkasına zarar vermemek, adaletli davranmak, çevreyi kirletmemek, insan haklarına riayet vb. iyi alışkanlıklardan sayılır. Sigara, içki, uyuşturucu, kumar, yalan, tembellik, dilencilik, dedi kodu, hile, soygun vb. “kötü alışkanlık” olarak kabul edilir.
Alışkanlıklar ilk başta görerek ve taklit edilerek kazanılır. Ama çocuk yedi yaşına bastıktan sonra, mutlaka bu işin ne için yapıldığı konusunda kafa yormayı da alışkanlık haline getirmesi gerekir. Tahsil hayatı buna odaklanmalıdır. Bu nokta çok mühimdir.
Sebebine gelince…
Diyelim ki çocuk çevreyi kirletmemeye alıştı. Çok güzel.
Bunu neden yaptı? Şüphesiz ilk başta anne-babadan ve çevreden gördü. Onların onaylarını ve sevinçlerini de gözlemledi. Bu ona ödül yerine geçer. Ve böylece yaptıkları pekişmiş olur.
Ya daha sonra, o çevreden ayrıldığını düşünelim. Anne ve babası da yanında yok. Şimdi ne olacak?
Eğer yaptığı işi sebeplere dayalı olarak yapmamışsa, yeni çevresinde buna pek dikkat etmeyebilir. Orada sokağa çöp dökebilir, parklarda ve yollarda kuru yemiş ve çekirdek kabuklarını rast gele yerlere atabilir. Bu konuda pek çok gözlemlerimiz olmuştur. Her seviyeden, kültürden ve inançtan insan bunu çok rahat yapabiliyor. Hatta bu alanda, okumuş ya da okumamış bütün kesimler birbirine benziyor.
Bir de şu var…
Bu tip kişiler, dolaylı ve esprili bir şekilde ikaz edildiklerinde bile, rahatlıkla kızabiliyorlar. Bir nevi yaptıkları her işi kendileri için bir “hak” sanıyorlar. Çünkü bu konuda bir sorumluluk bilinci gelişmemiş. Haliyle böyle bir toplumun kaynaşması ve birbirine güven duyması çok zor.
Meseleye bir başka boyuttan daha bakmaya çalışalım…
Meselâ yardımseverlik… Gerçekten bir toplum için çok önemli. Öyle ya insanlar farklı yaratılmıştır. Farkında olmasalar da herkes, bir şekilde, birbirine muhtaçtır.
Onun için mutlaka, yardımseverliğin sebebi, boyutları, şartları ve zamanı üzerinde kişiler düşündürülerek eğitilmeli. Bilindiği gibi balık vererek yardım etmek de var, balık tutmayı öğreterek de… Hangisi hangi zaman, nerede ve kim için daha doğru?
İnsanlar fert ya da topyekûn toplum olarak, yanlış şeylere de alışabiliyor. Bu konuda çocukluğumda duyduğum bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak isterim.
Bir zamanlar yemeklerini tuzlu ve biraz da yanık pişiren bir kadın varmış. Yıllar içinde biricik oğlu da buna alışmış.
Yıllar sonra bu çocuk büyümüş. Sonra bilgili, görgülü ve becerikli bir kızcağızla da evlilikleri nasip olmuş. Bu sefer onun yaptığı yemekleri yemeye başlamış. O da her gün, leziz mi leziz yemekler hazırlarmış. Ne yazık ki eşi bundan hiç memnun olmazmış. Hep annesinin o tuzlu ve yanık yemekleri gözünde tütermiş. Fakat tatsızlık olmasın diye, sabredip ses çıkarmazmış.
Bir gün ne olduysa olmuş. Gelin hanım çocuğuyla meşgul olurken yemeğin altı yanmış. Kafası karıştığı için, attığı tuzu da unutup bir daha atmış. O gün başka yemek olmadığı için, üzülerek, kocasının önüne bunu koymak zorunda kalmış.
Adam daha kaşığı atar atmaz çığlığı basmış…
“Oh be… İşte bu! Meğer iyi yemek yapmayı biliyormuş!” demiş.
Bir de şu meşhur hoşaf hikâyesi var…
Osmanlı devrinde yeniçerilere yemekler tek kepçe ile dağıtılırmış. Bu kepçe önce yağlı yemeklerin, daha sonra da hoşafın dağıtımında kullanılırmış. Bu esnada yağlı yemeklerden hoşafa da bir miktar yağ bulaşırmış.
İlk zamanlar yeniçeriler, hoşafın yağlı kepçe ile dağıtılmasına karşı çıkmasını çıkmışlar; fakat sözleri geçmemiş. Zamanla da alışıp gitmişler…
Gün gelmiş, yeni gelen yeni çeri ağası, hoşafın ayrı bir kepçe ile dağıtılmasını emretmiş. Ne var ki bu sefer askerler hoşafın üstünde yağ göremeyince, istihkaklarının kısıldığını düşünerek isyana kalkışmışlar. Ne oldu, denilince de, “hoşafın yağı kesildi” diye cevap vermişler.
Aslında iyi hoşaf, yağsız hoşaftır. Ama onlar yağlısına alışmışlar.
Eğer başlangıçta hoşafın neden yağlı olduğunu bilselerdi, böyle davranmazlardı.
Bunalımlar, tabiî afetler, savaşlar ve ekonomik krizler sebebiyle, sıkı tedbirler söz konusudur. Zamanla insanlar bu yeni hale alışabiliyor. Ama bu sıkıntılar geçince, kolay kolay eski hallerine dönemiyorlar. Asıl problem de bundan sonra başlıyor.
Bu misâlleri çoğaltmak mümkün…
Nitekim dinî inanç ve tutumlarda da durum böyle. Şu veya bu boyutta ne kadar yüksek tahsil görürse görsün; bir kısım kimseler, hurâfe (uydurma) din anlayışına sahip kişi ve çevrelerden din öğreniyor. Haliyle bunu doğru din olarak kabul edip alışıyor. Sonra bu bilgi ve kültürle kafası doluyken, işin doğrusu kendisine anlatıldığında aşırı tepkiler gösterebiliyor. Din, mezhep ve meşrep adına yapılan kavgaların temelinde bu var.
Bütün bunlardan çıkarılması gereken netice şu olsa gerek…
Eğitim ve öğretim için alışkanlıklar çok önemli. Yalnız bu kazandırılırken, her seviyede “sebep- sonuç ilişkisi” insanlara öğretilmeli. Çünkü kâinatın yaratılış yasası böyle.
Yoksa problemler, çöz çöz bitmez!
Alışkanlıklar eğitimin önündeki en büyük engeldir.**