“İçini boşaltmak” deyimi, farklı alanlarda değişik anlamlarda kullanılmaktadır.
Meselâ psikanalistler insana, tedavi etmek niyetiyle, psikanaliz yoluyla bir takım itiraflar yaptırır. Bu bir “içini boşaltma” olayıdır.
Dayanamayıp kızgınlığını açığa vuranlar, kontrolsüz bir şekilde verip veriştirenler de içini boşaltmış olur.
Yasal boşluklardan yararlanarak, bir takım hileli yollarla banka, şirket, vakıf ve benzerlerinin soyulması da bir iç boşaltma işidir.
Bazı müzelerde görürsünüz. Orada bir hayvanın şekil olarak görüntüsü vardır. Ama üzerinde, bir takım fiziki ve kimyasal yollarla içinin boşaltılıp mumyalandığı yazılıdır.
Bir zamanlar, Irak’ın başkenti Bağdat’da bir müzeyi gezmiştim. Gördük ki pek çok tarihi eser Londra’da bulunan The British Museum‘a götürülmüş. Asıl olması gereken yere de taklidi (imitation) bırakılmış. Bir nevi, kültürel ve tarihi mirasın içi boşaltılmış.
Eğer kırlarda ve ormanlarda gezerseniz, bazı böcek kuruları gözünüze çarpar. Bunları, kendisinden daha güçlü olan başka bir böcek, önce zehriyle felç etmiş. Ardından da üstüne yumurtlarını koymuş. Sonra da çıkan bu yavrular, o böceğin içini yiyip boşaltmış.
Guguk kuşları da başka bir âlem. Önce hazır ve faal yuvalardan birini gözüne kestirir. İçinde yumurta varsa onları dışarı atarak boşaltır. Sonra da oraya kendisi yumurtlar. Böylece hiç zahmet çekmeden, yavrularının yetiştirilme işini başkalarının üstüne yıkar.[1]
Bu konuda Kenya’lı siyasetçi Jomo Kenyatta’nın (1889-1978) şu sözü çok düşündürücüdür.
Diyor ki:
“Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.“
Niçin böyle?
Görülüyor ki Batılılar, tıpkı guguk kuşunun yaptığı gibi, Kenyalıların inançlarının içine kendi inançlarını yerleştirmişler. Maddi varlıklarıyla birlikte inançlarını da sömürüp içini boşaltmışlar.
Cezayir’li büyük mütefekkir Malik bin Nebi (1905-1973), bu konularda pek çok uyarılar yapmıştır.[2]
Medyada şu tip haberlere de çok rastlanmaktadır:
“Limonun suyunu çekip boşalttılar… Tereyağı, kuru biber, bal, pekmez vs. gibi yiyeceklere başka maddeler katarak tağşiş yaptılar.”[3]
Bazen inançların, düşüncelerin, davaların, tarihin, sistemlerin, dillerin, geleneklerin, kültür ve medeniyetlerin de özü, anlamı, derinliği ve bağlamı ters yüz edilerek içi boşaltılır. Şekil ve görüntü olarak vardır; ama ruhu ve özü gitmiştir.
Müslüman denilen kitlelerde de bu boşaltma işi epeyce yaygındır.
Meselâ bir insan düşününüz. Öyle bir namaz delisi ki… Hiç kaçırmıyor. Hatta ona tapıyor.[4] Ama gel gör ki, Yaratıcı ile bilinçli bir bağı yok. Onun için de kötülüklere devam ediyor.[5]
Yunus bu konuda şöyle bir eleştiri yapar:
Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahi,
Elin yüzün yumaz değil.[6]
Eğitim konusu da öyle…
Aslında eğitim, nötr olarak dünyaya gelen insanın bütün yönlerinin gelişmesini ve iyiye yönlendirilmesini sağlayan bir inşa sürecidir. Değerlendirme buna göre yapılmalıdır.
Ama biz ne yapıyoruz?
İnsanın fıtratına uymayan amaç, müfredat, metot ve değerlendirme mekanizması esas alınarak bir program oluşturulmuş. Orada tamamen rast gele öğütüyoruz. Yani eğitmiyoruz.
Diğer taraftan, insanları gayretlerine dayalı bir süreç üzerinden değerlendirmiyoruz.
Böyle yaparsak ne olur?
Başta insanın fıtratı, emeği, çabası, tecrübesi, gelişimi ve iradesi dikkate alınır. Öğrencinin elinden geleni yapıp yapmadığına bakılır. Böyle olunca, eğitim bir yarıştan çok, bir gelişim süreci olarak kabul edilir. Ayrıca her öğrenci, kendi kendisiyle yarışır ve değerlendirme bunun üzerinden yapılır. Bu yolla kimseye haksızlık yapılmamış olur. Kişinin iç motivasyonu daha da artar. Bu da adalet duygusunun gelişmesi ve güçlenmesi demektir.
Tabiî ki böyle bir sistemi uygulamak, adam akıllı eğitilmiş bir kafa ve çaba ister.
Ya biz ne yapıyoruz?
“Sonuç odaklı bir yapı” kurmuşuz. Buna da “başarı” diyoruz. Ama bu başarıda fırsat eşitliği ve kişinin potansiyeli göz ardı edilmektedir. Bu da herkesi, sistem ve toplum tarafından itibarlı, şanslı ve kârlı görülen hedeflere yöneltmektedir. Burada alabildiğine kıskançlık ve çıkar hesaplarına dayanan bir yarış vardır. Dolayısıyla bu sistem, insanı bir araç haline getirnip içini boşaltır, değerini ve değerlerini tamamen yok eder. Kendi içinde kendisi değil, başkası olur. Farkında değiliz; ama belki de hayatın en büyük dramı burada yatmaktadır.
İsterseniz, bir de tıp alanına göz atalım.
Diyelim ki hangi doktor iyidir?
Halk arasında bu sorunun pek çok cevabı vardır.
Acaba “çok ilaç yazan doktor” hakkında ne düşünüyorlar? Kimisi, böyle bir doktorun daha iyi olduğu kanaatinde. Bir kısmı da aksini savunmakta.
Elbette ki, diğer meslekler gibi, doktorluğun da pek çok kriterleri var. Hepsini bir araya toplarsak, neticede şu hüküm verilebilir:
Hastasının derdine derman olan doktor en iyi doktordur.
Buna itiraz eden pek kimse çıkmaz.
Biz bir de, mümkün mertebe, ilaç yazmayı gerekli görmeyen doktoru ele alalım. Genelde bu tip doktorlar, bazı tip insanlar tarafından hiç de iyi karşılanmaz. Hâlbuki gerekli muayenesini, tetkiklerini yapıp hastasının hayat hikâyesini de dinledikten sonra bu karara varmışsa, günümüz şartlarında ideal bir doktordur. Çünkü ilaca ihtiyaç olmadığını söylemek o kadar kolay değildir. Ne var ki hastanın dünyasında, “doktor ve hasta ilişkisi” kavramının içi boşaltıldığı için, değerlendirme buna göre yapılmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki bir yerde inançların ve düşüncelerin içi boşalırsa, insanlar o kavramlara karşı yabancılaşırlar. Bunun sonucunda da değerler erozyona uğrar, amaçlardan sapılır. Simgeler, semboller ve sloganlar yarıştırılır. Kavramlar anlamsızlaşır. Kısaca her şey alt üst olur.
İşin en kötü tarafı da şudur:
İnsanlar ikiyüzlü ve egoist olur. Toplumun en önemli sermayesi olan “güven” ortadan kalkar. En sonunda da insanlar, her şeyin sahtesinin kabul gördüğü bir hayatı tercih etmek zorunda kalır. Ve bir ömür, hep daha iyi günlerin hayaliyle gelip geçer.
Aslında bu konu çok daha derindir. Söylenecek o kadar çok şey var ki… Tabi ki sizlerin de düşündükleri ve söyleyecekleri oldu
[1] Guguk kuşu hakkında yazıp çizenler, onun bu özelliğini, kurnazlık ve hile olarak yorumluyor. Aslında bu tip hareket o kuşun fıtratında (İlâhî yazılımında) vardır ve ahlâkîdir. Ama insanın bunu kendine örnek alması, gayri ahlâkîdir.
[2] Bak. Malik bin Nebi, İdeolojik Savaş Ajanları, Timaş Yayınları, İst. 1997, (Tercüme: Cemal Aydın),
[3] Tağşiş: Hile yapmak, aldatmak.
Hz. Peygamber bir gün çarşıya uğrar. Yiyecek satan birinin yanına varıp elini kaplardan birinin içine sokar. Bakar ki içi ıslak. Satıcıya bunun sebebini sorar. O da “yağmur yağdı” diyerek kendisini savunur. Hz. Peygamber, “O ıslak tarafı üste çıkarsaydın da insanlar görseydi” der. Ve arkasından şu meşhur ikazını yapar:
Aldatan bizden değildir. (Bak. Müslim, İman, 164.)
Hz. Peygamber demek ister ki, böyle yapmak bizim inanç ve tutumuzla bağdaşmaz.
[4] Namaza tapmak: Eğer kişi, namazın Allah’a yaklaştırıcı bir vasıta olduğunu unutup sürekli namaz üzerinde yoğunlaşıyorsa, zamanla onu amaç haline getirmiş olur. Özellikle bazı iktidarlar, yöneticiler, mezhep ve meşrepler, halkın bu tip bir dönüşüm ve değişime uğramasını teşvik edip destekler. Hatta farz namazlar yanında, nafile adı altında pek çok namazı bile devreye sokarlar. Kısaca tam bir “beyin yıkama” işlemi yapılır. Din adına görev yaptığı sanılan kişi ve çevreler de bu konuda etkin faaliyetler yürütür. Kürsülerde konuşurken dinleyicilere öyle bir gaz verirler ki… Heyecan doruk noktasına ulaşır. Arkasından da ağlamalar ve ağlatmalar gelir. Bu konuda o kadar çok örnekler vardır ki…
[5] Kur’an, doğru dürüst kılınan bir namazın insanı kötülüklerden alıkoyduğuna vurgu yapar. (Ankebut, 29/45.)
[6] Yunus Emre 13. Yüz yılın sonlarında ve 14. Yüz yılın başlarında yaşamış bir şair ve mütefekkirdir. Ayrıca Türkçe yazmış olması, kültür ve medeniyetimiz açısından oldukça önemlidir.