Vaktiyle bir adam, farklı diller konuşan dört kişiye, birlikte harcamaları için, bir miktar para verir.[1]
Karınları açtır.
Pazara gidip yiyecek almak isterler.
Canları aynı şeyi çeker, ama dilleri birbirine yabancıdır.
Birisi “üzüm” der.
Diğeri dudak büküp “ınep” ister.
Üçüncünün sabrı taşar:
Engür!..
Dördüncüsü öfkeyle masaya vurur:
İstafil!..[2]
Her biri kendi arzusunu dayatmak için tartışıp durur.
Susup da birbirlerini dinlemek ve anlamak akıllarına gelmez.
Bu sefer, kelimeler kelime olmaktan çıkar.
Sesler sertleşir.
Niyetler gölgelenir.
Hiçbiri, “Acaba öteki ne diyor? Bende de hatalı olabilir miyim?” diye düşünmez.
Bir süre sonra mesele “üzüm” olmaktan da çıkar.
Artık iş, “kimin haklı olduğu” noktasına gelir.
Bir anlamda egolar zirve yapar.
O zaman da hakikat küçülür.
Açlık ikinci plâna düşer.
Sofraya gurur oturur.
Artık tartışma kavgaya dönüşmüştür.
Çünkü kimsenin ağzının söylediğini kulağı duymaz.
Nereden baksanız, ahmaklık diz boyudur!
Tam o sırada, bir bilge yaklaşır.
Onların sadece söylediklerini değil, söylemediklerini de duymuştur.
Gülümseyerek ikazını yapar:
-Bre adamlar!
-Dostluğu sürdürmek varken, niçin düşmanca davranıyorsunuz?
-Aslında hepiniz de aynı şeyi istiyorsunuz.
Sadece farklı seslerle.
Bu iş böyle gitmez…
Hepiniz de “dediğim dedik, çaldığım düdük” diyor…
Ortalığa bir sessizlik çöker.
İlk defa ne söylediklerine ve anlamlara bakarlar.
Ve o zaman anlarlar ki:
Kavga dilden doğmamıştır.
Kavga, dinlememekten doğmuştur.
Sonra hep birlikte sofraya otururlar.
Asıl öğrendikleri şey de şudur:
Haklı çıkma isteği, hakikati görünmez kılar.
[1] Hikâye, Mevlanâ’nın “Mesnevî” isimli eserinde geçmektedir. (Bak. Abdulbaki Gölpınarlı, Mesnevî Tercemesi ve Şerhi, İnkılâp Kitabevi, c. I-II, İst. 1990, s, 661-663.)
[2] Üzüm Türkçe, Engür Farsça, Ineb Arapça, İstafil ise Rumca’dır.
