Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

KELİMELER BATARKEN

Tarih boyunca teori ile pratik arasında sessiz bir gerilim vardır.

Biri nasıl olması gerektiğini anlatır, diğeri neyin gerçekten ayakta kaldığını gösterir.

Kelimeler bazen en parlak zihinleri bile yanıltır. Çünkü onlar, fırtınada değil, kütüphane sessizliğinde doğarlar.

Gerçek hayat ise çok farklıdır.

Orada, kurallar üstü durumların devreye girdiği anlar vardır.

Yeri gelir, acımasız sınavlar sıraya girer.

İşte şu hikâye bunu anlatır:

Bir zamanlar, kelimelerin içinde yaşayan kibirli bir dil bilgini (nahivci) vardır.[1]

Dünyayı cümlelerle ölçmekte ve insanları kurallarla tartmaktadır.

Ayrıca, yanlışsız konuşanları sevip eksik konuşanları küçümsemektedir.

Bir gün yolu denize düşer. 

Bir gemiye biner.

Gemiciyi önce baştan aşağı süzer. Yüzüne ve ellerine bakar. Onu kaba saba birisi olarak düşünür.

Hatta ifade yoksunluğunu küçümser ve onunla eğlenmek ister.

İlk sorusu şudur:

Sen dil bilgisinden bir şeyler okudun mu?

Hayır, der gemici…

Bu sefer, üstten bakan bir edayla, daha da küçümseyerek hükmünü verir:

-Yazık!.. Ömrünün yarısı boşa gitmiş!

Gemicinin gönlü kırılır, öfkelenir.

Fakat hemen cevap vermez.

Susar…

Gemi kıyıdan uzaklaşır.

Bir müddet sonra, öyle bir fırtına kopar ki…

Deniz konuşur…

Gök yarılır.

Rüzgâr kelimeleri dağıtır.

Dalgalar cümleleri yutar.

Ve gemi, bir girdaba düşer.

Her yanından sarsılmaya başlar.

Neredeyse, batacak!..

Dil bilgini, telaşla, oraya buraya tutunmaya çalışır.

Bu sefer sorgulama sırası gemicidedir:

Sen hiç yüzme bilir misin?

Nahivci, korku ve dehşet içindedir.

Dili damağı tutulur.

Kelimeler yitip gitmiştir!.. 

Sadece, “hayır” der.

Gemici gözlerini denize çevirir…

Sonra taşı gediğine koyar:

-Yazık! Senin bütün ömrün mahvoldu!

Gemi, hırçın dalgaların arasında kaybolup gider.[2]

Nahivcinin binlerce kuralı, süslü ifadeleri ve aristokrat edası da onunla birlikte derinlikleri boylar.

O an, gramer kuralları fırtınayı dindirmeye yetmez.

Teori, kıyıda güven içinde dururken dünyayı anlamlandırmak kolaydır; ancak pratik, fırtınanın ortasında hayatta kalma sanatıdır.

Kelimeler batarken, insanın elinde kalan tek şey yaptığıdır.

Bilgi ne kadar olursa olsun, fırtınaya karşı can simidi değilse, sadece süsten ibarettir.

Gemici belki de çok düzgün cümleler kurup büyüleyici konuşmalar yapamıyordu; ama denizi tanıyor, dalgayı, rüzgârı ve kurtuluşun yolunu biliyordu.

Ya nahivci (dil bilgini)?

Mükemmel cümleler kurup dinleyenlerde büyü etkisi yaratıyordu.

Ama o cümleler onu kurtaramadı.

Oysa gerçek bilgelik, kelimelerin çok ötesindedir.

Gerçek bilgelik, hem denizi hem de gramerini bilmektir.

Hem teoriyi hem pratiği aynı anda taşıyabilmektir.

Fırtınada yüzme bilmek ile fırtınayı anlatan cümleleri kurabilmek arasındaki dengeyi tutturabilmektir.

Kelime dağarcığı geniş olanlar değil, Hayat dağarcığı geniş olanlar ayakta kalır.

Öyle anlaşılıyor ki, kelimeler batarken, iş yapanlar yüzmektedir.


[1] Hikâye, Mevlanâ’nın mesnevisinde de geçer. Ama bu konu, neredeyse, bütün kültürlerde işlenmiştir. (Bak. Abdulbaki Gölpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi, c, I-II, 3. Baskı, İst. 1990, s, 267.)

[2] Mevlanâ hikâyeyi bu noktadan sonra, kendi amaçlarına uygun bir şekilde yorumlar. Ama biz, “teorik ve pratik bilgi” açısından meseleye bakıyoruz. Zaten hikâyenin ana omurgası da budur.

Hikâyede şöyle bir kelime oyunu da yapılmıştır: “Nahiv”  Teorik bilgi ve kurallar bütünüdür. “Mahiv” ise, yokluk ve hiçlik anlamındadır. Yalnız buradaki yokluk, yüzmek için suya teslim olmak demektir. Yani suyun tabi olduğu yaratılış yasalarıyla bütünleşmek ve onu dikkate almaktır. Bunun için de kişinin egosundan sıyrılması, yani “mahv” içinde olması gerekir.

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir