Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

KALASNÂME

Bir zamanlar bir gemi, kaptan ve tayfalarıyla birlikte denizde seyrederken, büyük bir fırtına çıkar.

Dalgalar gemiyi kayalıklara doğru savurur.

Neticede gemi göz açıp kapayıncaya kadar parçalanıp batar.

Çoğu mürettebat boğulur.

Ortalık can pazarıdır.

Çığlıklar, çığlıklar!.. Ta ki deniz onları susturuncaya kadar!

Ya kurtulanlar?..

Aslında, ölümü biraz erteleyenler de denilebilir.

Onlar, geriye kalan bir kaç kalas ve tahta parçasına tutunarak, büyük zahmetlerle küçük bir adaya sığınırlar.

Yorgundurlar.

Korkmuşlardır.

Tek tesellileri hayatta oluşlarıdır.  

Buna da şükrederler…

İlk günler açlık ve susuzluktan dolayı epey tedirginlik yaşarlar.

Tek beklentileri şudur:

Bir geminin gelip onları kurtarması!

Bunun için, gece gündüz demeden, sürekli ufka bakarlar.

Fakat bir türlü gelmez!..

Başka çare yoktur.

Mecburen, sığınacak kulübeler yaparlar.

Arkasından da, kurtarıcı olarak gördükleri koca kalası, kulübelerin ortasındaki meydana dualar eşliğindi dikerler.

Bu onlara hem kurtuluş mücadelelerini ve hem de ölüm çığlıklarını hatırlatacaktır. Ayrıca, uzaktan geçen gemilere bir deniz feneri görevi görecektir.

Ona bakınca kendilerini farklı bir dünyada hissederler.

Yine o kalas, sevdiklerini, dostlarını, arkadaşlarını ve okyanusun ötesindeki evlerini de hatırlatacaktır.

Bundan sonra bütün toplantılar onun dibinde yapılır. Yine aynı şekilde kararlar orada alınır. Törenler de orada gerçekleştirilir.  

Gemileri gözleme ve bekleme yeri de orasıdır.

Derken, birisi şöyle der:

-Bugün yaşıyorsak, o kalasın sayesinde!

Bir diğeri…

-Kalasın önünde yalan söylenmemeli…

Sonraki…

-Kalasın gölgesine basılmamalı…

Bir diğeri…

-Kalasın olduğu yere sırt dönülmemeli…

Herkes bu fikirler candan benimser.

Hâlbuki başlangıçta bunlar yoktu.

Bu arada bir kişi, “Nerden çıktı bu kalasçılık?” diyecek olur. Ama “dışlanma endişesi” ile dilini yutar.

Açlık en büyük dertleridir. Haliyle küçük bir ada. Fazla yiyecek yoktur. Sadece dalgaların kıyıya sürüklediği leşler vardır.

İlk etapta yemeye tiksinirler. Bunları yemenin sakıncalı olduğu da söylenir. İnançları da buna engeldir.

Fakat aralarındaki bilge kişi söz alıp der ki:

Bu işte bir zaruret var. Mecburuz! Yemede sakınca yoktur.

Problem çözülmüştür.

Ne demişler?

Açlık belası!

Daha sonra, bir kaç kişi, balık tutma araç-gereçleri yaparak şanslarını denemeyi düşünür. Ne de olsa eski meslekleri…

Bu sefer diğerleri, “Eski köye yeni adet çıkarmayın. Halinize şükredip oturun!” diyerek engel olur. Üstelik daha da ileri giderek, ellerindeki alet ve edevatı da alıp yakarlar.

 Artık, zaruret üretmenin önündeki bütün engeller kalkar. Çünkü düzen ancak böyle sağlanabilir.

Günler, aylar, yıllar geçer.

Bu arada yeni bir nesil doğmuştur.

Onlar gemiyi hiç görmemiştir.

Tarih dersinde onlara şu öğretilir:

-Burası geçici bir yerdi. Şimdi anlaşıldı ki asıl yurt burasıymış.

Her sabah yeni bir ümitle uyanırlar. Fakat ne gelen vardır, ne giden!

Bu arada, yavaş yavaş adalarını sevmeye başlarlar. Haliyle alışmışlardır.

Eskisi gibi, “bir gemi geçse de bizi kurtarsa” demeyi unuturlar.

Keyifleri de fena sayılmaz:

Şarkılar türküler söylerler, hikâyeler anlatırlar, oyunlar oynarlar, şiir yazarlar, yarışmalar düzenlerler.

Hatta maceralarını ve kahramanlıklarını anlatan bir kurtuluş destanı bile kaleme alırlar…

Kalasnâme!..

Hepsi baştan sona ezberler. Bazı yerleri bestelenir de…

Fakat bu arada zihinleri büyük değişime uğrar…

Artık gemi de, varmak istedikleri hedef de pek umurlarında değildir. Hepsi zihinlerinden silinip gitmiştir.

Yıllar sonra, adaya bir kurtarma gemisi yaklaşır. Meğerse yıllardır iz sürüyorlarmış.

Bunu görünce, kimisi korkar, kimisi ağlar, kimisi de çığlık atar.

Kimisi de öyle öfkelenir ki… Nerden çıktınız, bırakın yakamızı, der!

Yurtlarından ayrılmak onlara öyle ağır gelir ki… Bu bir “beka” meselesidir.

Bir türlü kurtarılmaya ikna olmazlar.

Ayrıca ada, onların dünyasında, kutsallık da kazanmıştır.

Hâlbuki başlangıçta hepsi, geçici ve zarurî olarak kalacaklarını biliyordu.

Bu sefer azimleri daha da bilenir.

Bırakınız ayrılmayı, gittikçe daha çok yerleşme plânları yapıp yeni kurallar icat ederler.

Hatta bir şey daha yaparlar:

Kurtulmak isteyen bir kaç kişiye, başkan ve koruması, “hainler” diyerek sopalarla saldırır.

İşler iyice sarpa sarar.

Gelen gemi, vahameti görerek, sessizce oradan ayrılır. Sadece kayaların arkasına saklanan bir kaç kişi, dumanı kayboluncaya kadar ümitsizce arkasından bakar.

Öfke bitmemiştir. Bozgunculuk yapanları, kalasın önünde yargılarlar.

Suçları büyüktür:

-Kalasın değerini bilmemek.

-Zarureti inkâr…

-Vatana ihânet…

Sonunda, kimse adadan ayrılmamış olur.

Herkes sevinç içindedir. Her tarafta bayram havası estirilir:

Kalas süslenir. Şarkılar söylenir.

O esnada yeni bir kural daha belirlenir:

-Kurtarılma yalanına kanan kurtuluşu hak edemez!

Artık hiç kimse aç değildir.

Ama bir zamanlar, herkes aç kalmak zorunda kalmıştır. Sonra o açlık, onlara izin vermiştir. Bu izin, özgürlükten daha değerlidir.

Kalasa gelince…

Bir zamanlar kurtulmaya vesile olan o kütük parçası, şimdi bir kurtuluş abidesidir! Hatta daha ötesi…

Böylece geçici sığınak, kalıcı hale gelmiş olur.

Biliyor musunuz, her devirde bu tip düşünceler, toplumların kafasını, hiç zorlama olmaksızın, esir almaktadır.

Orada bir türlü, zaruret alanını geçip normalleşmeye müsaade edilmemektedir.

Çünkü “kurulu düzen” bozulur. Bu da onlar için bir felakettir.

Buna kendilerini o kadar inandırırlar ki…

Bütün bunları inanarak ve isteyerek yaparlar.


Yazılmakta olan “Hayatı Müsvette Yaşama Temize Çekmeye Vakit Bulamayacaksın” kitabından alınmıştır.

Yorum Yazınız

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir