İnsan, “akıl” başta olmak üzere, pek çok imkânla dünyaya gelir.
Her birinin içinde, diğerlerinden farklı olarak, kendine özgü üstün özelliklere sahip bir çekirdek saklıdır.
Bunlar insana, hayatta kalması ve görevlerini daha iyi yapması için verilmiştir.
Eğer bu özelliklerle “istihdam alanı“[1] birleşirse, insan kendisini gerçekleştirmiş olur.
Bunu da ortaya çıkaracak olan, aileden başlamak üzere, her seviyede etki gücüne sahip olan eğitim mekanizmasıdır.[2]
Ama, küçük yaştan itibaren çoğu zaman şu öğretilir:
“Olduğun gibi olman ve görünmen yetmez. Olman gereken başka şeyler var.“
Bu ne demek?
Bir çocuk düşünelim:
Merakı var. Bir şeye uzun uzun bakıp gözlem yapıyor. Sonra, dikkatini yoğunlaştırarak, sabır ve hayretle takip edip sonuca ulaşıyor. Şüphesiz yanıldığı da oluyor. Ama ardından, tekrar bir takım denemelere girişiyor.
Ama sonra, bir kâbus gibi eğitim geliyor.
Ona bakmayı, görmeyi ve kafasını kullanmayı öğretme yerine; tam aksine, körü körüne bir bağımlılık ve yarışmayı öğretiyor.[3]
Artık sormak ve düşünmek yok.
En iyisi, belirlenen ve onaylanan doğru cevapları işaretlemektir.
Sonunda şu hedef gösteriliyor:
Değerli olmak için kendin olman yetmez. Esas olan, doğru diye sunulan şey olmaktır!
Bu yolun sonu belli:
Kendi özünden ve çekirdeğinden kopmak!..
Arkasından bir fısıldayıcı, zihninin derinliklerine, sessiz ve acımasız bir şekilde şunu fısıldar:
-Yetersizsiiiiin!..
Bu sesi susturmak kolay değil.
Ama baskı altına almak mümkün. Zaten bu da, bir şekilde öğretiliyor.
Peki, niçin güç?
Bu hem kontrol, hem başkalarını ikna ve hem de boyun eğdirmek demektir.
Ayrıca bilinç altına şu kazınıyor:
Daha çok para, makam, daha fazla takipçi ve sorgulanamaz söz hakkı.
Ve alkışlar…
İşin ironik tarafı şu:
İnsan “kontrol sahibi olmak” için güç istiyor.
Ama elde ettiği güç, onu daha bağımlı hâle getiriyor. Ve sonunda da, bir şekilde, göründüğü gücün esiri oluyor.
Çünkü kaybedecek pek çok şeye sahip.
Ne yaman bir kısır döngü!
Ve korku o kadar büyüyor ki…
İşte o zaman, hayatın büyük trajedisi sahne alıyor.
Önce insan, kendisi olmaktan çıkıp kendi hayatını vekâletle yaşamaya başlıyor.[4] Bir anlamda, yaşamıyor. Sadece oynuyor!
Bu da hayatın “oyuncak ve eğlence” haline gelmesi demektir.
Bir adım sonrası?
Güvensiz bir dünyaya kanat açmak!
Bu da tehdit altında olduğu düşüncesine yol açıyor. Bu sefer “güçlü görünme” ihtiyacı daha da artıyor. Tıpkı, tuzlu su içmek gibi. İçtikçe daha çok susuyor.
Aslında insana, “kendi içindeki güçleri keşfetme” imkânı verilse… Başkalarının gücünü taklit etme yerine, kendi gücünü geliştirme yolları açılsa…
İşte bu sağlanamadığı içindir ki…
Hayatın içinin içinde büyük boşluklar oluşuyor… Adeta obruklar gibi… İsterseniz buna, kendine yabancılaşma çukuru da diyebilirsiniz.
Peki, ne yapılmalı?
Bir kere, çocuğun merakı ne baskı altına alınmalı, ne öldürülmeli. Yoksa içindeki “çekirdeği” fark edip geliştiremez.
Sonra, kendisine ait olmayan bir gücün peşinde dört nala koşturulmamalı. Aksi takdirde kendi özünden gittikçe uzaklaşır. Artık bir daha kendisini zor görür.
Öğrenciye, yaptığı her eylemin (bir deneyi sonuçlandırmak, bir metni analiz etmek veya bir nehri geçmek gibi) kendi hayatının nihai bir parçası olduğu hissettirilmelidir. Bu bir anlamda yaratıcı düşünmeyi de geliştirir. Bunun sonucunda, “güçlü görünme” arzusu kırılır. Çünkü gerçek güç, o andaki eyleminin niteliği ve kendisine olan özgüvendir.
Bu bakış açısıyla insan, toplumun ona sunduğu “güçlü görünme” maskesini takma yerine, kendi çekirdeğinden filizlenen özgün yeteneğiyle var olmaya çalışır.
Bu da “hegemonik rıza“[5] yerine “bilinçli iş birliğinin” gelişmesi demektir.[6]
Eğitim, insana bir şey eklemek değil; üzerindeki gereksiz toplumsal katmanları (beklentileri, sahte güç arzularını, taklitçi hırsları) temizleyerek, kendi kendisini inşa etmeye yardımcı olma sanatıdır.
Sonuç olarak şu söylenebilir:
Aslında her toplumda “güç” kavramı, üç aşağı beş yukarı birbirine benzer. Öncelikle bunlar bir antropolog titizliği ile incelenmeli.
Yine tarih boyunca büyük yıkımlar, güçlü olanlar tarafından değil; güçlü görünmek isteyen “güç budalaları” tarafından gerçekleştirilmiştir.
Bu hastalıklardan ve narsis emellerden kurtulmanın pek çok yolu vardır.
Öncelikle vicdanlara, “kayıtsız şartsız bir insan sevgisi” yerleştirilmeli.[7] O zaman insan, yapmış olduğu işten dolayı bir eziklik hissetmez. Böylece, toplumun dayattığı “sahte güç” alanlarına karşı duyduğu hırsı törpülenmiş olur.
Diğer taraftan insan, başkasına muhtaç olmadan hayatını sürdürebileceği bir zanâat sahibi yapılmalıdır.[8]
En azından bu yolla, başkası gibi görünme uğruna, bir şeyler feda etmekten ve aşağılık duygusuna itilmekten kendisini kurtarır.[9]
İyi bilinmeli ki, minnet altında yaşamamak ve bağımsızlık, ruhun en derin şifa kaynaklarından biridir.
Şu da bir gerçek ki, “güç” sadece “tahakküm“[10] değil; aynı zamanda üretme, sorumluluk, direnme, iyileştirme, geliştirmeve hayatın anlamını kavramaktır.
Yine, insanı hesaba katan bir eğitim sisteminin, bu problemi çözeceğine inanmak gerekir.
Bütün mesele, her ne olursa olsun, insanı kaybolduğu yerden geri dönmeye ikna etmektir.
Ve en büyük kazancı, kendini yeniden bulmasıdır.
[1] İstihdâm: Bir hizmette kullanma, bir işte çalıştırma, iş.
[2] Her seviyedeki eğitim: Her devirde, eğitimde etkili olan çevreler farklıdır. Ama genelde aile, kültür, çevre, ekonomi, medya görevi gören araçlar… Tabi ki, toplumun ihtiyaç duyduğu insan yetiştirmek programlamaları ve buna dayalı düzenlemeler.
[3] İnsanın tabiatında “yarışma duygusu” var. Ama bunu kendisiyle yarışmaya yönlendirmek gerekir. Başkasıyla değil. Bunun anlamı şudur: Her gün biraz daha iyi yönde bir şeyler yapmayı öğrenecek. Kısaca, iki günü birbirine eşit olmayacak.
[4] Vekâletle yaşama konusunda pek gözlem ve deneylerimiz olmuştur. Herhangi bir meslek sahibine şu soruyu sorunuz: Aslında siz ne olmak isterdiniz? Alacağınız cevaplar şaşırtıcıdır. Çoğu kişinin olmak istediği şeyi olamadığını göreceksiniz. İsterseniz bu soruyu, en başta kendinize sorunuz… Siz gerçekten kendiniz misiniz?
[5] Hegemonik: Baskın, üstün, mütehakkim, boyunduruğu altına alma, egemenlik.
Hegemonik rıza: Kişinin kendi iradesini bir güce gönüllü ya da bir menfaat karşılığı olarak teslim etmesiyle başlar. Ondan sonra da gücün aklını kendi aklıymış gibi savunma dönemine girilir.
[6] Bilinçli işbirliğinin oluşması: Özgün yetenekleri geliştirilmiş insan şöyle düşünür: “Onun o yönü varsa benim de şu yönüm var” diye düşünür. Böylece kıskançlık, haset ve fesat ortadan kalkar. Yani ahlâkî değerler ön plana çıkar. Bunun sonucunda da sağlıklı ilişkiler oluşur. Aksi takdirde, herkes birbirinin ayağını, bir şekilde, kaydırmaya çalışır.
[7] Yunus Emre bu konuyu şöyle dile getirir: Elif okuduk ötürü/Pazar eyledik götürü/Yaratılmışı severiz/Yaratandan ötürü…
[8] Zanâat ya da zenâat: İnsanların maddi ihtiyaçlarını karışlamak üzere yapılan, el ustalığı, hüner ve tecrübe gerektirin iş. Bu özelliği kazanan insan hayatta daha hür olur. Ama evrensel boyutta günün geçerli zenâatlarının tercih edilmesi önem taşır.
[9] Bütün peygamberlerin el emeği ile geçindiği iyi bilenmelidir.
[10] Tahakküm: Baskı yaparak hükmetme, zorbalıkla hüküm sürme.
